Öğretmenlik ve Fahişelik

Milli Eğitim Bakanı 2019-2020 öğretim yılından itibaren öğrenciler kasım ve nisan aylarında birer hafta tatil yapacaklar açıklaması yapınca Ekşi Sözlükte biri öğretmenleri fahişeye benzeten bir açıklama yapmış. Yapılan açıklama, bir açıklamadan ziyade  açıklayan kişinin bilinçaltındaki herzeyi yumurtlama şeklinde olmuş. Güya aklınca mantık yürütmüş: Fahişeler yatarak para kazanıyor, öğretmenler de bol tatil yapıp yatarak para kazanıyorlar. Akıl ve mantığını yiyeyim senin.

Sayın Bakan'ın ara tatil açıklamasının uygulaması ile önümüzdeki yıl tanışacağız. Belirtilen tatillerde öğrenciler tatil yaparken öğretmenler de tatil yapacak mı? Bunu uygulamada göreceğiz. Farz edelim ki öğretmenler bu ara tatillerde öğrencilerle birlikte tatil yapacaklar. Bu tatilde öğretmen ve öğrencilere ilave bir tatil yok. Kasım ve nisan aylarında verilecek birer haftalık toplamda iki haftalık tatilin bir haftası haziran ayına, diğeri de eylül ayına ekleniyor. Yani eğitim ve öğretim yılı yine 180 iş günü.

Anladığım kadarıyla öğretmenleri fahişeye benzeten bu aklı evvel, fahişenin bedenini satarak para kazandığını göz ardı ediyor. Öğretmen ise alın terleterek, bilgisini satarak, bilgisini öğrencisine öğreterek para kazanıyor. Demek ki öğretmenler bundan sonra bu tipleri göz önünde bulundurarak okullarda fahişe ile öğretmen arasındaki farkı da öğretmesi gerekiyor. 

Eğer bu aklı evvelin karın ağrısı öğretmenlerin fazla tatil yapması ise yine bu eblehe biri, öğretmenler tatil kararını kendisi vermiyor demeli. Mantık hatası yapan bu kişi bilmeli ki öğretmenlerin tatilini Meclis, kanunla belirliyor. Eğer bu kişi öğretmenlerin tatiline kafayı takmışsa bunu Meclise taşımalı ve uzun tatili kısaltmak için girişimde bulunmalı. Çünkü tatilin muhatabı öğretmenler değil. Adam, mantık özürlü olunca kime çatacağını da bilmiyor. Eğer illa birine çatacaksa sorumlulara çatsın. Tavsiyem cami duvarına işememesi. 

Anladığım kadarıyla bu kişi bir hazımsızlık sorunu yaşıyor. Bu sendrom kendisini fazla götürmez. Yazık eder kendisine. Belki de öğretmen olmak istedi, olamadı. Şimdi egosunu tatmin etmeye çalışıyor. Bu kişi, tatil üzerinden öğretmenlere vurmak istiyorsa bu ülkede öğretmenlerden daha fazla tatil yapan kesim var. Görmek ister ve gücü yeterse Meclisin tatiline bir göz atsın. Meclisin ne zaman açılacağı, ne zaman  kapanacağı kanunla belli olmasına rağmen bir bakmışsın ki tatile girmiş. Seçim öncesi tatil, seçim sonrası tatil vs. 

Hasılı öğretmenler kendi tatilini bilir, kimsenin tatiliyle uğraşmaz, dert edinmez. Bu kişinin de aklın varsa boş versin başkasının tatilini, kendi elleriyle oluşturduğu hayatını yaşamaya devam etsin. Yaşarken de ekşi ekşi yazmasın. Çünkü ekşiyerek yazması etrafını ekşi  ekşi kokutur. 

YORUM YAZIN

Yazarın Diğer Yazıları

'Çağbaba Türbesi'

Millet olarak bir yerde türbe varsa orasını hem ziyaret eder hem de dua ederiz. Ziyaret ve duanın dışında beklentilerini karşılamak ve varsa sıkıntılarını gidermek için talep de bulunanlar da eksik olmaz. Kimi evlenecektir, eş arar. Kimi istediği okulu kazanmak için yardım talep eder, kimi adakta bulunur, kimi çaput bağlar, kimi isteğini bir kağıda yazarak oradaki uygun bir yere sıkıştırır.  Diyanet İşleri Başkanlığı veya ilgili müftülük türbe ve yatırların olduğu yerde herkesin görebileceği bir yere tabela asarak istediği kadar türbe ziyaretlerinde;  1. Adak adanmaz, 2. Kurban kesilmez, 3. Mum yakılmaz, 4. Bez-çaput bağlanmaz, 5. Taş-para yapıştırılmaz, 6. Para atılmaz, 7. Eğilerek ve emekleyerek girilmez, 8. Yenilecek şeyler bırakılmaz, 9. El-yüz sürülmez, 10. Türbe ve yatırlardan medet-şifa umulmaz, 11. Türbe ve yatırların etrafında dönülmez,  12. Türbelerin içinde yatılmaz vs desin.  Bizim vatandaşın ekseriyeti tüm bu adap ve yasaklara rağmen bildiğini okur. Son umut "ya isteğim yerine gelirse" diyerek yasakmış, günahmış demez. Yeter ki bir türbe görsün. Üstelik türbede yatanın kim olduğu da önemli değildir. "Bu zat için türbe yapılmışsa mutlaka önemli biridir ve Allah'ın sevgili bir kuludur" diyerek halini arz eder. Bizi ne tabeladaki yazılanlar bağlar ne de hocaların ölülerden medet/yardım beklenmez uyarıları bizi bağlar. O kadar da değil demeyin. Alın size bir örnek... "Ülkemizin turizm cenneti ilçelerimizden Marmaris'in Turgut mahallesinde İslam alimine ait olduğu zannedilerek yıllarca adaklar adanıp, başında dualar edilen mezarın, Roma döneminde yaşayan bir dövüşçüye (gladyatör) ait olduğu gün yüzüne çıkınca bölge sakinleri şok yaşadı.  40 yılı aşkın bir süredir türbe sanılan yapının Antik Karia uygarlığında yaşayan dövüşçü Diagoras'a ait olduğu kesinleşti. Yöre insanı mezarda kaçak kazı yapanların; öldüğü, boşandığı ya da hasta olduğuna inanıyor.” (İnternethaber)  Merak ettiğim, kırk yıldır "Çağbaba" adıyla ziyaret edilip anılan ve adakta bulunulan bu yerin bir dövüşçüye ait olduğu ortaya çıktıktan sonra buradan medet bekleyen yöre halkı bundan sonra ne yapacak? Bu boşluğu nasıl giderecek?  Güler misiniz, ağlar mısınız bu duruma? Acınacak halimiz, benzer örnekler de çok maalesef. İnsanımız yeter ki sapıtmak istesin. Mutlaka bulur. Yıllarca Allah dostu diye bir dövüşçüye dua ettirir, adakta bulundurur bu şekil. Yukarıda izah etmeye çalıştım. Türbede metfun bulunan Allah'ın sevgili bir kulu da olsa ondan asla yardım istenmez, dilekte bulunulmaz. Yardım ancak bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah'tan istenir. Hülasa, ne zaman ki ölü, yatır ve türbelerden yardım beklenmeyeceğini bilir ve gereğini yaparsak İslam'ı daha iyi anlamaya başlarız. Allah ölülerden medet beklemeyenlerden eylesin, kimseyi bu şekil şirke girdirmesin, aklımızı başımıza almayı nasip etsin.

Biraz da Çocuklardan Öğüt Alalım!

Genelde büyükler küçüklere öğüt verir. Bu yazımda, çocuğun anne ve babasına öğüt verdiği bir alıntıya yer vereceğim. Çocuğun verdiği öğüt bizim garibimize gidebilir. Ama çocuğum başarılı olsun diye doktor doktor dolaşan, hastanelerin psikiyatri bölümüne gidip test yaptıran, okulların rehberlik servisinden çıkmayan ve oyun çağındaki minnacık çocuklarına okul dersinin dışında özel ders aldırmak için çırpınan anne babaların sayısı az değil. Tüm bunları yaparken çocuğumuzun o an hissettiği psikolojiyi de hesaba katmak gerek. Elbette her ebeveyn çocuklarının başarılı olmasını ister ama çocuğun gelişimini, yaşını ve kapasitesini göz ardı etmemek şartıyla. İzninizle yazıyı paylaşıyorum. Belki çocuk yetiştirmede bir yanlışımız vardır ve bu çocuğun öğüdünden alacağımız bir pay olabilir. "BİR ÇOCUKTAN BÜYÜKLERE ÖĞÜTLER" "Londra'da bir hastanenin çocuk psikiyatrisi servisinde yatan 'Kevin Hickey' isimli çocuk, anne ve babası tarafından akli dengesinin yerinde olmadığı kuşkusuyla hastaneye yatırılmak isteniyordu. Ancak doktorun yaptığı testlerin sonucu, çocuğun akli dengesinin yerinde olduğunu gösterecekti. Halbuki Kevin Hickey isimli çocuk, tamamen yanlış eğitimin kurbanıydı. Çoğu kez anne ve babaların, her birinin birer psikolog edasıyla çocuğuna yaklaşıp henüz oyun oynama çağında olan, oyun oynamak isteyen çocuğu için 'çocuğumun psikolojisi bozuldu; çünkü çocuğum ders çalışmak istemiyor', şikâyetiyle öğretmen, idarecilere, hatta kendi           -başına buyruk- psikiyatri kliniklerine başvurduklarına şahit olmaktayız. Anne babaların çocuğuna karşı bu tutum ve yaklaşımı tamamen yanlış eğitimden kaynaklanmaktadır. Tıpkı Kevin adındaki öğrencide olduğu gibi, velilerin çocukları için yanıldığı ve isabetli davranmadıkları zamanlar da olmaktadır. Biraz rahatsız olan Kevin, durumu düzeldiğinde bir doktorun tavsiyesine uyup her anne-babanın kulağına küpe olması gerekecek şu on üç altın öğüdü kaleme aldı: *Beni şımartmayın. Her istediğim şeyi elde edemeyeceğimi biliyorum. Sadece sizi deniyorum. *Bana tatlı-sert davranmaktan çekinmeyin. Bunu tercih ederim. Bu durum kendimi daha güvenli hissetmemi sağlar. *Kötü huylar edinmemi önleyin. Bunların erkenden ortaya çıkarılmasında ve önlenmesinde sizin bana yardımcı olacağınızı umuyorum. *Hatalarımı başkalarının önünde söylemeyin. Benimle yalnız konuşursanız, söylediklerinizi *daha iyi anlar ve kendime çeki düzen veririm. *Sizden nefret ettiğimi ve sizi sevmediğimi söyleyince üzülmeyin. Aslında sizden nefret ediyor değilim; beni engelleme gücünüzden nefret ediyorum. *Herhangi bir şeyin sonucundan beni kurtarmaya çalışmayın. Bazen acı veren yollarla öğrenirim. *Küçük hastalıklarımı büyütmeyin. Bunları yenecek güçteyim. *Bana yerine getiremeyeceğiniz şeyleri söz vermeyin. Bu sözler yerine getirilmeyince çok kırıldığımı unutmayın. *Kendimi, istediğim kadar iyi anlatamadığımı unutmayın. Beni anlamaya çalışın. *Dürüstlüğümü fazla zorlamayın. Korkup yalan söyleme eğilimi gösterebilirim. *Tutarsız olmayın. Bu benim kafamı iyice karıştırır ve size olan güvenimi sarsar. *Benden özür dilemeyecek kadar gururlu olmayın. İçten bir özür, beni size daha da *yaklaştırabilir. *Büyümek için sizin anlayış ve sevginize muhtacım. Ama bunu size söylemem gerekmez, değil mi?"

Takım Elbiselilerin Kurban Kesme Macerası

96-97 yılları olsa gerek. Kasap-marketten et alıp yemenin dışında hayvanın etinden ve budundan anlamayan 7 gurbet adamı kurban kesmek için ortak olduk. "Arkadaşlar, 7 yabancıyız, hayvandan ve kesiminden anlamayız, hepimiz kiracıyız, gelin bir kaçınız başka gruba dahil olsun, içimize bir-iki Kahtalı alalım" dedimse de "Endişeye gerek yok, hallederiz" cevabı aldım ortaklarımdan. Elim durduysa da dilim durmadı. Yine, "Bakın arkadaşlar! Bayram günü hayvanı kaçırıp Kahta sokaklarında bu hayvanın peşinden koşacağımızı şimdiden görür gibiyim" dedim. Ortaklarım gülmekle yetindiler. Bayramdan önce kasap ayarlandı. Hayvan tartıya çıkarıldı. Kasabı ayarlayan ortağım, "Kasap 10.00'da gelecek, o zamana kadar bir ahır buldum" deyince arabanın üzerindeki kurbanlığı ahırın önüne getirdik. Arabadan hayvanı indirirken mübarek zıplamasıyla birlikte dörtnala koşmaya başladı. Baktım beni sürükleyecek. Yuları bıraktım. Kurbanlık önden, 7 ortak ardından koşmaya başladık. Felaket tellalının günler öncesi söylediği biraz fazlasıyla gerçekleşmişti. Sokakta kovalayacaktık güya. Bizim kovalamaca caddelere taştı. Neyse olan oldu. Lokman eczanesi sağımızda, solumuzdaki parkı geçtik. Hayvan kırmızı ışıkta da durmadı tıpkı insanlar gibi geçip gitti. Hastanenin önünde satılığa çıkarılmış kurbanlıkların arasına daldı ve durdu. Hayret ki hayret! Zayıf ve cılız ortağımız kurbanlığı çekti götürdü Köy Hizmetleri ya da Kara yollarının bahçesine. Bizse bayrama giden takım elbiseli ortaklar misali ardından eşlik ettik. Hayvanı bir ağaca bağladık. Felaket tellalının dili yine durmadı. "Bu hayvan bu ağacı kırar" dedi. Söz veren kasap maalesef gelmedi. Beklemekten usanan bizim maceracı kurbanlık, ağacı kırmasıyla birlikte yine koşmaya başladı. Bayramlıklarımız kirlenecekti ama olsun. Bugün bu hayvan kesilecekti. Yüksek olmasa da ihata duvarı işimize yaramıştı. Yakaladık ama ortada kasap yoktu. Yoldan geçen amatör bir amca ile kellesini kesmek üzere pazarlık yapıldı. Nihayet kelle kesildi. Gerisi, "Hallederiz" diyen takım elbiselilerde idi. Giriştik hep beraber. Deri deri olalı öyle bir eziyet görmedi. İş, içini deşmeye geldi. Hangisi yenir, hangisi yenmez bilinmeden ekip, kopardığını attı kovaların içerisine. Paylarımızı aldık. Vedalaşmadan önce "Arkadaşlar, önümüzdeki bayrama çıkarsak ekibimiz 7 ayrı gruba dağıtılacak, bilginize" dedim, ayrıldık. Evde et tasnif işiyle uğraşırken payımın içinde et mi desem; değil, yağ mı desem; değil, yağ bezi hiç değil. Hiçbirine benzemiyordu. Sonunda hayvanın hayasının yarısı olduğunu tespit ettim. Ertesi gün tüm ortaklarıma "Hayvanın hayasının yarısı bende, diğer yarısı kimde" diye sordum. Bende diyen çıkmadı. Aradan 22 yıl geçmiş, ortaklarımdan hiçbiri, diğer yarısı da benim payımdan çıkmıştı demedi. Bu haya sahibi ortaklar oldukça anlaşılan sahibi ortaya çıkmayacak. Ben yine de iyi niyetimi koruyayım. Belki de hayvanın hayası -kim bilir?-yarımdı. Bu olayın geçtiği Kahta'ya ve güzel insanlarına kucak dolusu selam… Bayramınız mübarek ola... 

Bir Hutbe İradı

Beş günlüğüne bir kaplıcaya gittim. Öğle namazını kılmak için gittiğim camiyi bakımlı gördüm. Camide her şey yerli yerinde idi. Küçük bir beldede birkaç camiden biri olmasına rağmen cami cemaat yönünden kalabalıktı. Nedir bunun sebebi derken gözüm imama ilişti.   Namazdan önce vaaz veriyordu. Camiye girerken caminin panolarındaki bolca bilgilendirme yazılarından biri, daha fazla dikkatimi çekmişti: “Bu camideki çocukların dokunulmazlığı vardır. Cemaatimize duyurulur” yazıyordu iki yerde birden.   Namazdan sonra küçük küçük çocuklar, caminin arka müştemilatına geçerek rahlelerine koydukları Kur'an'ı okumak için koyulmuşlar ve hocalarının gelmesini bekliyorlardı. * Cuma namazını kılmak için yine aynı camideyim. Aynı imam hutbeye çıktı. İç ezanın okunmasını bekledi. Ezan bitince hutbe iradı için ayağa kalktı. Cemaate döndü. Önünde de daha önceden hazır ettiği hutbe metnini koyduğu kürsü ve mikrofon.   Hutbenin hamdele, salvele ve şehadetten ibaret Arapça kısmını ezberden okuduktan sonra Diyanetin hazırladığı Türkçe hutbe metni önünde açık durmasına rağmen jest, mimik ve ses tonuna riayet ederek irticalen bir hutbe irat etti. Hatip konuştukça göz ucuyla onu takip ettim. Ses tonu, hitabeti, vurgusu, konuya hâkimiyeti, birikimi mükemmeldi. Konuşurken gözü hep cemaatte olan, sağa-sola bakarak herkesi muhatap alan imamın kâğıtla bağlantısı, paragraf başlarına bakmaktan ibaretti. Öyle güzel hitap ediyor ki kulaklarımın pası silindi. Hah! Hutbe dediğin böyle verilmeli, helal olsun bu genç imama dedim.   Evet, hutbe dediğin böyle okunmalı.  İmamlarımızın hepsi böyle mi okuyor? Maalesef çoğu imamımız, Diyanetin hazırlayıp internete verdiği hutbenin çıktısını alıyor, cebine koyduğu metni açıp gözünü kağıttan ayırmadan ve kafasını kaldırmadan okuyor. Bir kısmı hutbe metnini daha önceden okumadan çıkıyor ve cemaatin karşısında tekliyor. Daha önceden yönetici olarak görev yaptığım yıllarda okulun karşısındaki cami imamı, cumaya yarım saat kala “bu haftanın hutbesini çıkarıversin, al-gel” diye çocuğunu gönderirdi. Merak ediyorum bu arkadaş bu hutbeyi ne zaman okuyup da cemaatin karşısında düzgün okuyacak? Haydi düzgün okudu diyelim, nasıl kafasını kaldırıp cemaate bakacak?   Hutbe dediğin bu genç imamın okuduğu gibi olmalı. Okuyacağı hutbeyi önce kendisi özümsemeli ve konuya hâkim olmalı. Kâğıda bakarak hutbe okunmaz. Öyle zannediyorum bu imam, günler öncesinden hutbenin çıktısını aldı, bir güzel okudu ve okuyacağı hutbenin planını kafasına yerleştirdi. Bunu yapmak için kişi önce yaptığı mesleğine saygı duymalı, bu mesleği severek yapmalı, sorumluluğunu bilmeli, bu meseleyi dert edinmeli. Böyle yapmakla hem kendisini geliştirir hem de cemaati çeker.   Allah sayılarını artırsın. Teşekkür ediyorum genç imama!

Marifet Okul Sıralarını Zımparalatmada Değil

Yeni eğitim ve öğretim yılı açılmadan, okullarını sezona hazırlamak için okullarımız yaz döneminde hummalı bir çalışma içerisine girerler. Okulları fiziki yönden eğitim ve öğretime hazır hale getirmektir tüm amaç. Okul yönetimi tarafından yıl içerisinde tespit edilen aksayan yönler ödenek durumuna göre sıraya konup yaptırılır. Bazı okullar çatılarını aktarır, bazısı tuvalet, lavabo, kapı, pencere vb. tamiratını yapar, bazısı da boya, badana işini halleder.   Her okul olmasa da hemen hemen tüm okulların yaptığı, yapmak istediği ortak bir ihtiyaç kalemi var: Okul sıralarını zımparalatıp verniklettirmek. Çünkü sıralar yıl boyunca öğrencilerin elinde  şamar oğlanı olmuş, üzerine değişik şekil ve desenler yapılmış, yontulmuş vaziyettedir. Bu sıralar okul yönetimleri tarafından bir marangoz marifetiyle elden geçirilmez ve vernikletilmez ise sene içerisinde bu sıralara kolay kolay kimse oturmak istemez. Sınıfa giren öğrenci -şayet kalmışsa- temiz sıra arayışına girer. (Bu durum piknik yerine giden biz büyüklerin temiz masa arayışına benzer.) Sahi devlet tarafından yüklü paralar verilerek yaptırılıp okullara teslim edilen bu sıraları kim yontup kim karalıyor? Sahibi çıkmasa da maalesef yapan senin, benim çocuğum. Gözünün önünde karalarken “karalama yavrum” dediğin zaman “karalamıyorum” cevabı aldığımız öğrenciler yapıyor. Çocuklar, sıraları bu şekil hoyratça kullanırken “Tüh be! Yazık ettim devlet malına” diyene de pek rastlamadım. Zevkle yapıyorlar bu işi. Karakterlerini tamamen yansıtıyorlar sıralara. “Evinizde ders çalıştığınız masayı bu şekil karalıyor musunuz” dediğinizde sorduğun soruya sessiz kalıp “Ama bu sıraları biz karalamadık ki” cevabı alırsınız.   Burada amacım kimseyi suçlamak, fail aramak değil. Orta yerde bir cenaze var, bu cenaze kaldırılacak. Karşılığında da ne para istenirse verilecek. Okul yönetimleri de bunu yapıyor. Çağırıyor bir marangozu. Anlaşıyor bir fiyata. Zımparalatıp verniklettirmek suretiyle sıralar yenileniyor. Sıraları bu şekil yenilemek sorunu çözüyor mu? Bu sıralar sene sonuna kadar yeniden eski halini alıyor. Yani her yıl aynı sorun.   Biz bu devlet malına zarar vermeyi, yediğimiz kaba pislemeyi nasıl bırakacağız? Ne zamana kadar devam edecek bu sorun? Bu sıraları emanet bilip düzgün bir şekilde kullanmanın farkına ne zaman varacağız? “Çocuktur, yaparlar. Olur böyle şeyler. Bizler de yaptık zamanında” deyip bu bizim kaderimiz mi diyeceğiz? Sıraları koruma konusunda zımpara ve vernik dışında aklımıza başka bir şey gelmiyor mu?   Bence marifet okul sıralarını zımparalatıp vernikletmede değil, o sıraların düzgün bir şekilde kullanılmasını sağlamaktır. Eğitimimizin başat sorunu budur. Ben sınıfımı istediğim şekilde kirleteceğim; hizmetli gelip temizleyecek, ben sıraları karalayarak deşarj olacağım; okul yönetimi ya yeni sıra temin edecek ya da sıraları zımparalatacak. Öncelikle bu kafayı terk etmemiz lazım. Çocuklarımıza okuma ve yazmayı öğretmeden önce sınıfı ve okulu kirletmemeyi, okul sıralarını karalamamayı öğreterek başlamamız lazım bu işe. Bunun için okul yönetimi, öğretmen, veli ve öğrenci bir araya gelip bir yol haritası belirlemeli. Sonra herkes sonucuna katlanmalı. Benim aklıma ilk gelen, öğrenci hangi sırada oturacaksa o sıranın o kimseye zimmetlenmesidir. Okulun ilk iş günü veli okula davet edilerek okul yönetimiyle bir sözleşme yapılır. Sene sonunda sıra verildiği gibi sağlam ve temiz alınırsa sorun yok, değilse bedeli alınır. Aynı sırayı birden fazla öğrenci kullanacaksa aynı yöntemle zimmetleme yapılır. Devlet de bu zimmet işinde okul idarelerinin arkasında durmalı… Gelin bu meseleyi basite almayalım.

Evlere Ayakkabı ile Girsek Nasıl Olur?

Başlığı görünce "Ne dediğinin farkında mısın, kendinde misin" dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız elbet! Zira bizim kültürümüzde evlere ayakkabı ile girilmez. Bakmayın eski Türk filmlerinde evlere ayakkabı ile girilip çıkıldığına.    Evlerimiz günlük, haftalık ve yıllık rutin temizlenir. Misafir öncesi ve misafir sonrası ev temizliği tekrar gözden geçirilir. Kapının önünde ayakkabılar çıkarılır, varsa vestiyere konur. Sonra kapı eşiğine serilmiş paspasa basılır ve içeri girilir. Evden çıkarken hakeza yere basmadan ayakkabı giyilir. Çünkü evlerimiz aynı zamanda birer namazgahtır. Seccade sermeden namazımızı kılarız. O yüzden ayakkabı ile girilmez. Çünkü ayakkabı ile başta umum tuvaletler olmak üzere her yere girer, çıkar, dolaşır, basmadık yer bırakmayız. Hasılı ayakkabılarımızın altına her türlü pislik bulaşır.  Bundandır ki ayakkabıların çıkarıldığı yere çıplak ayak veya çorabımızla da basmayız.   Ben böyle diyorum. Öyle zannediyorum, siz de aynı kanaattesiniz ve aynı hassasiyetleri taşıyorsunuzdur. Fakat gel gör ki bazılarımız bu hassasiyeti taşımıyor. Eve ve camiye girerken ayakkabısını kapıya yaklaşmadan bir iki metre ötede çıkarıyor. Sonra o güzelim çoraplarını herkesin ayakkabısı ile bastığı yerlere basıp yürüyerek içeriye geçiyor. Hiç istifini bozmadan cami veya eve giriyor. Böyle yapan birini görünce garipserim. Ki garipsememek mümkün değil. İçim cız eder, annah der, dudaklarımı ısırırım. Ben böyleyim ama bunu yapanlar çok rahat. Öyle zannediyorum bu rahatlıkları beni öbür dünyaya tez elden götürürken onları daha çok yaşatacak. Böylelerini görünce maalesef bir şey yapamıyorum. Kısa bir şok geçiririm. Camideysem namazda iken bile o kimse gözümün önüne gelir. Acaba nerelere bastı diye düşünür dururum. Bu olay evimde veya başkasının evinde cereyan etse oturduktan ve konuşmaya başladıktan sonra kendimi sohbete veremem. Aklım fikrim girişteki basılan yerdedir. Hatta bazen belli etmeden dost başa düşman ayağa misali ayağına bakarım. Hatta böylelerinin yaptığı ayıba aldırmadan ayıp olmasa kalkıp elime bir bez alıp bastığı her yeri bir güzel silmek isterim. Bunu yapmadan önce yeni açılmış bir çorabı getirip "Ayağındaki çorapları çıkar, şunları giy" diyesim gelir. Çünkü bastığı yer cami veya ev neresi ise az sonra belki namaza kalkıp başımızı secdeye koyacağız.   Umarım abarttığımı düşünmüyorsunuzdur. Ama bu konuya bir çözüm bulmamız gerekiyor. Yok bulamayız denirse böyle olacağına bari bırakalım da herkes eve barka ayakkabı ile girsin daha iyi. Böylece insanlar girip çıkarken ayakkabı giyip çıkaracağım, bağını çözeceğim, kerata kullanacağım, bağını bağlayacağım derdiyle de uğraşmaz, burnumuza çorap kokusu gelmez. Kapının önüne paspas sermeye gerek kalmaz. Hem böylece giriş çıkış sirkülasyonu daha çabuk olur. Kimse önündeki ayakkabı giyecek, ardından ben diye sıra beklemez. Evlere halı sermeye gerek yok. Sadece ara sıra vileda ile paspas çekeriz, olur biter.   Nasıl buldunuz benim çözümümü? Kusura bakmayın, başka çözüm aklıma gelmedi. Ya pis ve kirli yerlere basmadan ev, cami vb. yerlere girmeyi öğreneceğiz ya da ayakkabı ile gireceğiz. Bence düşünmeye değer.

Daha Fazla Yazarın Diğer Yazıları »