Siyasal Durumdan BİHABER Olmak!.

Türkiye gibi ülkelerde siyaset kurumu, iktidara taşınan siyasal parti ve lider, iktidara gelirken dünyanın ve özellikle de ülkenin içinde bulunduğu sosyal, siyasal ve ekonomik konjonktürel süreç çok önemlidir! Her konjonktür kendi siyasal düşünceyi ve partiyi iktidara taşımaktadır! Aksi halde şu anda ülkemizdeki aktif halde bulunan yüze yakın siyasal partinden her birinin iktidar olması ya da iktidara alternatif olması beklenirdi! Türkiye'deki irili ufaklı bir o kadar siyasal parti ve siyasetçi, sistem gereği sadece tanımlı görevlerini yapmaktadır! Yani devletine ve milletine dolaylı olarak hizmet etmektedir! Bazen bilinçli olarak bazen de farkında olmadan! Kadim Türk Devlet Aklı ve Türk Devlet yönetim geleneği, dünyanın ve ülkenin içinde bulunduğu ve geçmekte olan çok ağır şartları da dikkate almak sureti ile Devletin bekası ve Milletin birliği, Türk Devleti ebed müddet devam ilke ve ülküsü çerçevesindeki bir siyasal partiyi,  bir lideri ve siyasal kadroyu iktidara taşımaktadır, şeklinde düşünüyorum! Yani bu ülkedeki tüm siyasal süreç ve gelişmeler öylesine, sıradan ve spontane değildir! Arkasında çok büyük bir Kadim Türk Devlet Aklı, geleneği ve hafızası vardır!

Çok derinlemesine girmeden, siyasal hayatımıza kabaca bir bakalım! 1946 yılında çok partili hayata geçilmesi ile birlikte, CHP içinden yeni bir siyasal kadro çıkarılmakta, iktidara taşınmakta ve on yıl gibi bir süre bu ülkeye hizmet etmektedir! Akabinde 1960 askeri darbesi ile inkıtaa uğratılması ise bu ülkenin dünya sahnesine lider olarak bir daha çıkmaması için küresel ve emperyalist güçler tarafından duraklatma operasyonu! 1960 ve 1970 yılları arasındaki kaotik döneme hiç girmiyorum! Türk Devleti, 1970 yılında on yıl önceki darbenin yaralarını daha sarmadan bir başka askeri muhtıra ile karşı karşıya kalmıştır! Neden ve neler oluyordu? 1970 ve 1980 arasındaki siyasi, ekonomik ve sosyal kaotik dönemi hatırlamak dahi istemiyorum! 1980'lerin sonlarına doğru yeni bir askeri darbe daha! 1960 ve 1980 arasında siyaset kurumuna üç askeri darbe! Ne ala memleket! İkinci Dünya savaşına katılmamış bir ülke, ikinci dünya savaşında neredeyse yerle yeksan olmuş ülkelerden ekonomik ve kalkınma olarak çok daha gerilere düşmüştür! Neden? 1983 ve 1993 arasında yeniden bir kalkınma ve şahlanış dönemi! Akabinde ise 2002 yılına kadar yeniden siyasi, sosyal, ekonomik kriz ve kaotik dönem! Aman Allah'ım neydi o günler;  Her gün yeni bir faili meçhul ile uyanıyorduk! 2002 yılında AK Parti iktidarları ile sosyal, ekonomik ve siyasal olarak istikrarlı yeni bir dönem başlamıştır! Ülkede olmaz ve yapılamaz denilen işler başarılmıştır! Bugün yeni bir siyasal ve ekonomik kriz yani yeni bir konjonktürel durum ile karşı karşıya bulunuyoruz! Yani siyasal olarak yeni bir dönemi ve yeni bir siyasal değişimi işaret eder gibi!

Peki, şimdi bunları neden yazıyorsun? Bu durumu nasıl okumalıyız? Bu durum bizlere ve ülkeye neleri öngörmektedir? Peki, Durum nedir? Durumsal farkındalık nedir? Durumsal farkındalık,  kişinin etrafındaki olayları, tehlikeli durumları ve potansiyel tehditlerin farkında olması ve bir yetenekten çok bir zihniyettir! Bir akıl yürütme süreci, bu sürecin ana unsurları, algılama, bilgi toplama ve sezgilerine güvenmektir!  Türkiye gibi ülkelerde siyaset kurumundaki gelişmelere sürekli olarak şaşırıyor ve sürprizler yaşıyoruz! Pek, neden?!  Yaşadığımız hayatta çevrenizde olup bitenleri ve özellikle de siyaset kurumundaki değişim ve gelişmelerin ne kadar farkındayız? Vizyon, politika, strateji ve taktik geliştirebiliyor muyuz?    Bir bilinmezden diğerine doğru sürekli bir devinim içindeyiz! Neden? “Nasıl göremedim ve nasıl fark edemedim” diye sorguluyoruz kendimizi!  Neden? Oysa hayatımızda ve özellikle de siyaset kurumundaki her olay gelişini haber veriyor ve “Dikkat” sinyal ve işaretleri de yanıp sönüyor! Gören gözlerle bakabildiğimizde, önümüzdeki sahne netleşiyor ve anlama, anlamlandırma, yorumlama ve algılama süreçleri de artık başlamış oluyor! Fakat çoğunlukla çevremizdeki tüm gelişmeleri, olayları ve olguları göremiyor ve fark edemiyoruz! Eğer bunlardan habersiz bir konumda bulunuyorsak, hayatımız durgun bir sudaki saman çöpü gibi çevresel etkilere tabi ve sürüklenip gidiyoruz demektir!

Ramazan ayının son günlerine doğru, bu şehrin yetiştirmiş olduğu siyasi birey, şehrimizde kendisini seven bir dostluk grubu tarafından tertip edilen iftar programına katıldı! Programda eski siyasetçi ve iş dünyasından davetliler de bulunuyordu! Programa katılan siyasi birey,  burada ve daha önceki konuşmalarında; ''Yeni bir Hal ve Yeni bir Vizyon ihtiyacı var'' ifadeleri çerçevesinde, ülkemizde ve şehirde yeni bir siyasal parti mi kuruluyor iddiaları ve dedikodusu da yayılmaya başlamış oldu! 15 Temmuz hain darbe ve işgal kalkışmasından sonraki süreç ile başlayan Anayasa değişikliği ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi ile birlikte böyle bir girişim ve çalışmaların akamete uğrayacağını düşünüyorum! Türk Devleti ve Kadim Türk Devlet Aklı, eski Türk Devleti değildir! Sistem kendisini tamamen korumaya almıştır! Sistem daha önceden kendisini güçler ayrılığının vermiş olduğu açıklardan kaynaklı olarak yeni bir siyasi açılım, girişim ve oluşumlara imkân verebiliyordu! Fakat Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi tamamen güçlerin birlikteliği ve iki partili bir siyasal sistemi ve daha güçlü bir hükümet etme modelini dayatmaktadır! Bu ve benzeri girişim ve çalışmalar, 2002 yılının son demlerinde DSP iktidarı koalisyon ortaklarını da erken seçim ile tarihe gömen, o dönemde kurulmaya çalışılan ve bir tanesi de hayata geçen siyasal parti gibi Türk Devlet Aklınca kendilerine tanımlanan görevlerini sadece yapar ve siyasal tarihimizin tozlu raflardaki yerini alacaktır, diyorum!  Kadim Türk Devlet Aklı ve Lideri, '' oyun kurucu, oyun ve tezgâh bozucu ve  aynı zamanda da dönüştürücü, yapıcı, onarıcı ve çözüm bulucu ”  özellikleri ile Türk Devleti ebed müddet devam ilkesi çerçevesinde her daim canlı ve diri bir şekilde ayaktadır, şeklinde düşünüyorum! 

YORUM YAZIN

Yazarın Diğer Yazıları

İLETİŞİM bir 'MESLEK' değildir!..

Hafta sonu Konya SMMM Odası seçimli genel kuruluna iletişimci ve gazeteci olarak katıldım. Biz bu yazıyı kalem aldığımız ve gazete baskıya verildiği saatlerde seçim sonuçları daha açıklanmamıştı. Beş adayın yarıştığı Konya SMMM Oda başkanlık seçimlerinin öncelikle seçilen başkan ve yönetim ekibine, Konya Meslek Odasına, Oda meslek mensuplarına, şehrimize ve ülkemize hayırlara vesile olmasını dilerim. Konya SMMM odası seçimli genel kurlunda,  beş aday ve diğer şehirlerden gelen misafir oda başkanları, TÜRMOB başkanı, siyasiler ve milletvekili,  genel kurula hitaben yapmış oldukları konuşmalarında,  meslek ve meslektaşlarının haklarını savunmaları ve diğer meslek gruplarının sahip olduğu yasal haklar çerçevesindeki tatlı rekabete dayalı ifade ve serzenişlerine de şahit oldum. Yani, diğer meslek grupları şu şu yasal hakları alabilirken, bizim meslek neden alamıyor ve meslektaşlarımız için de bu hakların mücadelesini verelim,  TBMM ve diğer siyaset düzeyinde çalışma ve lobi faaliyetlerine hız verelim şeklinde, devam edip gitti! Öncelikle bir İletişim mensubu ve gazeteci olarak meslek oda başkan adayları ve tarafların bu ifadelerinden memnun oldum ve gurur duydum!  Bir İletişim Uzmanı ve çalışan Gazeteci olarak da İletişim mesleğinin neden meslek tanımının olmadığına da gerçekten çok üzüldüm! Peki, Meslek nedir? Yasal olarak Meslek tanımı nedir?  Bir işin Meslek olabilmesi için yasal düzenleme gerekli midir? Yasal düzenleme olmadığı zaman bir iş meslek olur mu?  Meslek, kişinin yaşamını sürdürmesi ve geçimini sağlaması için yaptığı sürekli bir iştir.  Meslek para kazanmanın ötesinde, kapasiteyi kullanma ve kendini gerçekleştirme yoludur. Ancak yapılan her iş, yasalarca meslek olarak kabul edilemez!  Bir uğraşın ve işin meslek özelliği taşıması için, yasal düzenlemesi, belli bir eğitimi, kuralları, statüsü ve kullandığı belli araç ve gereçleri olmalıdır. Bu durumda meslek, İnsanlara yararlı mal ve hizmet üretmek, karşılığında para kazanmak için yapılan, belli bir eğitimle kazanılan, sistemli bilgi ve becerilere dayalı, kuralları yasalarla belirlenmiş etkinlikler bütünüdür.  Meslek,  İnsana toplum içinde belli bir yer sağlar, kişiye sorumluluk ve mesleki olgunluk yükler. Meslek odaları ise üye meslektaşların mesleki yolda yaptıkları işleri kolaylaştırmak, mesleğin menfaatlerini korumak ve ihtiyaçlarını karşılamayı, aynı mesleği yapan meslektaşlar arasında iletişim ve yardımlaşmayı amaçlar. Türkiye’de tüm meslek gruplarının bir odası vardır. Yasalara ve kanunlara göre hareket eder ve ona göre davranır. Odalar, tüzel kişiliğe sahip kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıdır. Şehrimizde  KONESOB Esnaf odaları bünyesinde  her meslek mensubunu temsil eden  seksen üzerinde ve Türkiye genelinde ise  Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonuna (TESK  ) bağlı dört bine yakın meslek odası bulunmaktadır!. Yazımızın başlığına dönelim ve İLETİŞİM bir meslek midir, değil midir?  Hadi oradan İletişim diye bir meslek mi olurmuş?! İletişim öğrenmek için dört yıllık fakülte okumaya ne gerek var, dediğinizi de duyar gibiyim!  İletişim diye bir meslek için yasal düzenleme mi olur?!  İletişim diye bir meslek mi olur ve böyle bir meslek tabii ki de yok ise,  elbette ki yasal olarak Meslek tanımının da yapılmasına hiç gerek yoktur! Böyle bir mantıkta bulunan tüm etkili ve yetkililere de şu soruyu sormak gerekir! Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi ile birlikte Cumhurbaşkanlığı bünyesinde ''İletişim Başkanlığı'' neden kurulmuştur?!  Hem de İletişim Başkanının eski bir İletişim Fakültesi Dekanı olduğu bir ülkede! Türkiye’de yetmişi aşkın İletişim fakültesinin tanıtım yazısında; Ulusal ve uluslararası bilim dünyası tarafından kabul gören kuramsal ve uygulamalı araştırmalar gerçekleştirmek, geleceğin iletişimcilerinin yetişmesine elverişli bilimsel bir ortam sunmak! İletişim mesleği ve sektörün ihtiyaç duyduğu, nitelikli, etik ve toplumsal değerlere bağlı mezunlar vermek, küresel rekabet ortamında iletişim mesleği ve sektörünün gereksinimlerine uygun vasıfları taşıyan, bilgiye kolay erişebilen, üretebilen ve paylaşabilen, yerinde ve doğru karar alma becerisine sahip İletişimci bireyler yetiştirmek temel misyonu, diyor! Dedik ya, Türkiye'de sayısı 70 'i aşkın İletişim Fakültesi ve her sene On bin dolayında işsizler kervanına katılan dört yıllık eğitimli iletişim Fakültesi Mezunu bulunmaktadır! Halen yeni İletişim Fakülteleri açılmaya da devam ediyor ve binlerce yeni İletişim Fakülteleri mezunları da iş piyasasına umutsuz, mesleksiz ve sahipsiz bir şekilde salınıyor! Peki, neden?! Türkiye’deki İletişim fakültelerinin varlığı kırk yılı aşmasına rağmen mesleki olarak herhangi bir bakanlık, kamu kurum ve kuruluşlarınca muhatap alınmamaktadır! Acaba neden?!  Ülkemizdeki tüm diğer fakülteler, çeşitli bakanlıklar,  kamu kurum ve kuruluşları ile ilişkilendirilmesine, kamusal statü verilen meslek odaları çevresinde toplanmasına ve mesleki yasal çerçeveleri çizilmesine rağmen, kurulduğu günden bu yana İletişim Fakülteleri ve mezunları da adeta yok sayılmakta ve görmezden gelinmektedir!  Neden?! İletişim Fakültesi Mezunları kamu nezdinde muhatap bulamadığı ve mesleki yasal çerçevesi de çizilmediği için özel sektörde mesleki olarak tanınması mümkün olmamaktadır!  Genel kanı ve uygulama olan, İletişim Fakültesi mezunlarının kurumlar ya da firmaların girişlerindeki bakımlı ve güzel giyimli Bay veya Bayan Halkla İlişkiler elemanları hiç değildir! Bu şekilde düşünüldüğü için zaten İmam Hatip Lisesi ve İlahiyat eğitim almış kişiler tüm kamu kurumlarındaki İletişim birimlerine müdür veya koordinatör olarak atanmaktadır!  Bu belirsizlik, İletişim Fakültesi Mezunlarının haksızlığa uğraması ve mağdur edilmesi anlamına gelmektedir! İletişim Fakültesi Mezunlarının karşı karşıya kaldığı muhatapsızlık, mesleki  yasal tanımsızlık, yaşadıkları  istihdam sorunları ve iş piyasasındaki itilmişliği, kakılmışlığı  öncelikle  mesleki yasal düzenlemelerin yapılamamış olmasından kaynaklanmaktadır, diye düşünüyorum!. Şimdi diyeceksiniz ki; Bu kadar Üniversite rektörü, yönetim kademesi,  yetmiş kadar İletişim fakültesi dekanı ve  fakülte yönetimleri,  İletişim fakültelerindeki binlerce  iletişim eğitimi veren  öğretim üyesi neler yapmaktadır?! İletişim Fakültelerinden mezun etmekte oldukları öğrenciler için yasal olarak bir İLETİŞİM MESLEK tanımı yapılmalıdır, şeklinde bir dertleri ve lobi faaliyetleri var mıdır? Tabii ki hiç sanmıyorum!  Eğer İletişim Fakültelerinin bulunduğu üniversitelerdeki üniversite rektörü,  üniversite yönetimleri ve iletişim öğretim üyelerinin böyle bir dert ve gayeleri olsa isi, kırk yıl önce kurulan İletişim fakülteleri ve İletişim mezunları için şimdiye kadar yasal bir MESLEK tanımı olması gerekirdi, şeklinde düşünüyorum!

Kıbrıs'ı Yok mu Sayalım!

Yüz yıl önce yedi düvel, kimi Hindu kimi, yamyam ve kimi de ne bela oldukları belli olmayan sömürge ülkelerinden derleme ve toplama orduları ile emperyalist ve hegemonya hedef, çıkar ve planları doğrultusunda Çanakkale boğazına dayandılar! Dün, Türk Milleti yedi düvele karşı yediden yetmişe tek bir yürek olmuştur! Akıl, gönül ve yüreklerde sadece Çanakkale vardır ve Çanakkale geçilmeyecektir! 18 Mart 1915 tarihinde yedi düvel ve tüm Dünya Çanakkale'nin Geçilemez olduğunu idrak etmiştir! Bugünün yedi düveli de Akdeniz, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs açıklarına elli beş ülkenin iki yüz kadar savaş gemisi ile dayanmıştır! Milli şairimiz Mehmet Akif Çanakkale destanı şiirindeki dizelerinde; Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi? En kesif orduların yükleniyor dördü beşi, -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya- Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya. …. Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvam-ı beşer, Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mahşer. …. Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk; Sade bir hâdise var ortada: Vahşetler denk. Peki, dün, yüz yıl önce Çanakkale'ye dayanan yedi düvel, bugün neler yapmaktadır? Boş mu durmaktadır? Tabii ki hayır! Dünün yedi düveli,  bugünün de Küresel ve emperyalist güçleri, yüz yıl öncesinden daha büyük iştah kabartan bölgemiz ve sınırlarımızdaki çıkarları için Akdeniz ve Doğu Akdeniz'e askeri yığınak yapmakta ve yüzlerce savaş gemisini de buralarda avlanmak için yüzdürmektedir! Dedik ya; dünyanın en kaliteli balık(!) ve balinaları(!) Kıbrıs açıkları ve Doğu Akdeniz'de bulunuyor!  Tamam, anladık;  Tüm bunlar olurken Türk Devleti, neler yapmaktadır? Eli ve Aklı armut mu toplamaktadır! Tüm bu gelişmeleri güvertesinden sadece izlemekte midir? Ya da Türk Devleti ebed müddet devam ilke ve ülküsü,  Türk  Devletinin  bekası ve Türk  Milletinin de   birliği adına  herhangi bir stratejisi var mıdır?! Kadim Türk Devlet Aklı tarihte bu kadar Türk Devletini neden yıkmış ve bir yenisini de  neden kurmuştur?! Yeni, bir Türk Devleti de artık kurulamayacağına göre! Ve son Türk Devleti de Türkiye Cumhuriyeti olduğuna göre! Tabii ki Kadim Türk Devlet Aklının derin bir stratejisi ve taktikleri de mutlaka olacaktır, diyorum! Akdeniz'de on binlerce kilometre ötelerden elli beş ülkenin iki yüz kadar tam donanımlı savaş gemisi ile balina(!) avlanmak için gelen küresel ve emperyalist güçlere karşı; Türk Silahlı Kuvvetleri Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile müşterek olarak icra ettiği Şehit Teğmen Caner Gönyeli Arama Kurtarma Davet Tatbikatı - 2019'nı başlatmıştır! Tatbikat ile Türkiye ve KKTC arama kurtarma teşkilatlarının karşılıklı uyumunu ve işlerliğini denemek, birlikte arama kurtarma harekâtı icra edebilme yeteneklerini geliştirmeyi amaçlamaktadır. Deniz Kuvvetleri, ihtiyaç duyulması halinde tatbikat faaliyetlerini, Akdeniz Kalkanı Harekâtı kapsamında bölgede harekât icra eden ve Kıbrıs çevresinde faaliyetlerine devam eden Fatih sondaj platformu ile Barbaros Hayrettin Paşa araştırma gemisine refakat eden fırkateyn, korvet, hücumbotlar ve deniz karakol uçakları ile destekleyecektir!  Doğu Akdeniz'de suların hayli ısınmasıyla birlikte Kıbrıs Türk Gücü, adada ve Doğu Akdeniz'deki varlığıyla büyük bir gövde gösterisi yapacak, Türkiye'nin bölgedeki hakları ve menfaatlerinin korunmasında göreve her an hazır olunduğu bir kez daha küresel ve emperyalist güçlere resmen hem ilan edecek hem de vurgulayacaktır!. Kıbrıs; Türkiye için Akdeniz'de bir UÇAK GEMİSİ ve AVRASYA'YI AFRİKA'YA ve ORTADOĞU'YU AVRUPA'YA bağlamaktadır! Akdeniz ve Kıbrıs beş yüz yıl önce Haçlı orduları tarafından geçilemediği gibi bugün de geçilemeyecek ve yine bir Türk gölü olarak kalacaktır!  Peki, Kıbrıs hangi tarihte ve hangi savaş sonucunda Türklerin hâkimiyetine geçmiştir? Kabaca incelemeye çalışalım! 27 Eylül 1538 tarihinde Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanmasını Adriyatik Denizi'ndeki Preveze Kalesi önünde yendiği Deniz Savaşıdır! Preveze Deniz Savaşı,  sonunda Akdeniz'deki askeri üstünlük Osmanlı İmparatorluğuna geçmiş! Preveze Deniz Zaferinden sonra Akdeniz,  bir Türk gölü haline de gelmiştir! Avrupa krallarının desteğindeki deniz korsanlığının önüne geçilip, deniz seyahati, ticareti ve sahildeki tüm halkın emniyet ve huzuru sağlanmıştır! Kuzey Afrika’daki İslâm devletleri, Avrupa devletlerinin tecavüzlerinden korunmuş,  denizden hac yolu emniyet altına alınarak, hacılar, korsan taarruzundan emin olarak hac yapmaya başlamıştır!. Milli şairimiz Mehmet Akif Çanakkale Destanı şiirinin son dizelerinde ise şunları ifade etmektedir; ….. Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler, Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer; Bu göğüslerse Huda'nın ebedî ser haddi; "O benim sun'-i bediim, onu çiğnetme" dedi. …. Şüheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar... O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar, Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, Bir hilâl uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!   Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer. Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhidi... Bedri'n aslanları ancak, bu kadar şanlı idi!. Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? "Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın. …. Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber, Sana aguşunu açmış duruyor Peygamber!.

Siyasal Durumdan BİHABER Olmak!.

Türkiye gibi ülkelerde siyaset kurumu, iktidara taşınan siyasal parti ve lider, iktidara gelirken dünyanın ve özellikle de ülkenin içinde bulunduğu sosyal, siyasal ve ekonomik konjonktürel süreç çok önemlidir! Her konjonktür kendi siyasal düşünceyi ve partiyi iktidara taşımaktadır! Aksi halde şu anda ülkemizdeki aktif halde bulunan yüze yakın siyasal partinden her birinin iktidar olması ya da iktidara alternatif olması beklenirdi! Türkiye'deki irili ufaklı bir o kadar siyasal parti ve siyasetçi, sistem gereği sadece tanımlı görevlerini yapmaktadır! Yani devletine ve milletine dolaylı olarak hizmet etmektedir! Bazen bilinçli olarak bazen de farkında olmadan! Kadim Türk Devlet Aklı ve Türk Devlet yönetim geleneği, dünyanın ve ülkenin içinde bulunduğu ve geçmekte olan çok ağır şartları da dikkate almak sureti ile Devletin bekası ve Milletin birliği, Türk Devleti ebed müddet devam ilke ve ülküsü çerçevesindeki bir siyasal partiyi,  bir lideri ve siyasal kadroyu iktidara taşımaktadır, şeklinde düşünüyorum! Yani bu ülkedeki tüm siyasal süreç ve gelişmeler öylesine, sıradan ve spontane değildir! Arkasında çok büyük bir Kadim Türk Devlet Aklı, geleneği ve hafızası vardır! Çok derinlemesine girmeden, siyasal hayatımıza kabaca bir bakalım! 1946 yılında çok partili hayata geçilmesi ile birlikte, CHP içinden yeni bir siyasal kadro çıkarılmakta, iktidara taşınmakta ve on yıl gibi bir süre bu ülkeye hizmet etmektedir! Akabinde 1960 askeri darbesi ile inkıtaa uğratılması ise bu ülkenin dünya sahnesine lider olarak bir daha çıkmaması için küresel ve emperyalist güçler tarafından duraklatma operasyonu! 1960 ve 1970 yılları arasındaki kaotik döneme hiç girmiyorum! Türk Devleti, 1970 yılında on yıl önceki darbenin yaralarını daha sarmadan bir başka askeri muhtıra ile karşı karşıya kalmıştır! Neden ve neler oluyordu? 1970 ve 1980 arasındaki siyasi, ekonomik ve sosyal kaotik dönemi hatırlamak dahi istemiyorum! 1980'lerin sonlarına doğru yeni bir askeri darbe daha! 1960 ve 1980 arasında siyaset kurumuna üç askeri darbe! Ne ala memleket! İkinci Dünya savaşına katılmamış bir ülke, ikinci dünya savaşında neredeyse yerle yeksan olmuş ülkelerden ekonomik ve kalkınma olarak çok daha gerilere düşmüştür! Neden? 1983 ve 1993 arasında yeniden bir kalkınma ve şahlanış dönemi! Akabinde ise 2002 yılına kadar yeniden siyasi, sosyal, ekonomik kriz ve kaotik dönem! Aman Allah'ım neydi o günler;  Her gün yeni bir faili meçhul ile uyanıyorduk! 2002 yılında AK Parti iktidarları ile sosyal, ekonomik ve siyasal olarak istikrarlı yeni bir dönem başlamıştır! Ülkede olmaz ve yapılamaz denilen işler başarılmıştır! Bugün yeni bir siyasal ve ekonomik kriz yani yeni bir konjonktürel durum ile karşı karşıya bulunuyoruz! Yani siyasal olarak yeni bir dönemi ve yeni bir siyasal değişimi işaret eder gibi! Peki, şimdi bunları neden yazıyorsun? Bu durumu nasıl okumalıyız? Bu durum bizlere ve ülkeye neleri öngörmektedir? Peki, Durum nedir? Durumsal farkındalık nedir? Durumsal farkındalık,  kişinin etrafındaki olayları, tehlikeli durumları ve potansiyel tehditlerin farkında olması ve bir yetenekten çok bir zihniyettir! Bir akıl yürütme süreci, bu sürecin ana unsurları, algılama, bilgi toplama ve sezgilerine güvenmektir!  Türkiye gibi ülkelerde siyaset kurumundaki gelişmelere sürekli olarak şaşırıyor ve sürprizler yaşıyoruz! Pek, neden?!  Yaşadığımız hayatta çevrenizde olup bitenleri ve özellikle de siyaset kurumundaki değişim ve gelişmelerin ne kadar farkındayız? Vizyon, politika, strateji ve taktik geliştirebiliyor muyuz?    Bir bilinmezden diğerine doğru sürekli bir devinim içindeyiz! Neden? “Nasıl göremedim ve nasıl fark edemedim” diye sorguluyoruz kendimizi!  Neden? Oysa hayatımızda ve özellikle de siyaset kurumundaki her olay gelişini haber veriyor ve “Dikkat” sinyal ve işaretleri de yanıp sönüyor! Gören gözlerle bakabildiğimizde, önümüzdeki sahne netleşiyor ve anlama, anlamlandırma, yorumlama ve algılama süreçleri de artık başlamış oluyor! Fakat çoğunlukla çevremizdeki tüm gelişmeleri, olayları ve olguları göremiyor ve fark edemiyoruz! Eğer bunlardan habersiz bir konumda bulunuyorsak, hayatımız durgun bir sudaki saman çöpü gibi çevresel etkilere tabi ve sürüklenip gidiyoruz demektir! Ramazan ayının son günlerine doğru, bu şehrin yetiştirmiş olduğu siyasi birey, şehrimizde kendisini seven bir dostluk grubu tarafından tertip edilen iftar programına katıldı! Programda eski siyasetçi ve iş dünyasından davetliler de bulunuyordu! Programa katılan siyasi birey,  burada ve daha önceki konuşmalarında; ''Yeni bir Hal ve Yeni bir Vizyon ihtiyacı var'' ifadeleri çerçevesinde, ülkemizde ve şehirde yeni bir siyasal parti mi kuruluyor iddiaları ve dedikodusu da yayılmaya başlamış oldu! 15 Temmuz hain darbe ve işgal kalkışmasından sonraki süreç ile başlayan Anayasa değişikliği ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi ile birlikte böyle bir girişim ve çalışmaların akamete uğrayacağını düşünüyorum! Türk Devleti ve Kadim Türk Devlet Aklı, eski Türk Devleti değildir! Sistem kendisini tamamen korumaya almıştır! Sistem daha önceden kendisini güçler ayrılığının vermiş olduğu açıklardan kaynaklı olarak yeni bir siyasi açılım, girişim ve oluşumlara imkân verebiliyordu! Fakat Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi tamamen güçlerin birlikteliği ve iki partili bir siyasal sistemi ve daha güçlü bir hükümet etme modelini dayatmaktadır! Bu ve benzeri girişim ve çalışmalar, 2002 yılının son demlerinde DSP iktidarı koalisyon ortaklarını da erken seçim ile tarihe gömen, o dönemde kurulmaya çalışılan ve bir tanesi de hayata geçen siyasal parti gibi Türk Devlet Aklınca kendilerine tanımlanan görevlerini sadece yapar ve siyasal tarihimizin tozlu raflardaki yerini alacaktır, diyorum!  Kadim Türk Devlet Aklı ve Lideri, '' oyun kurucu, oyun ve tezgâh bozucu ve  aynı zamanda da dönüştürücü, yapıcı, onarıcı ve çözüm bulucu ”  özellikleri ile Türk Devleti ebed müddet devam ilkesi çerçevesinde her daim canlı ve diri bir şekilde ayaktadır, şeklinde düşünüyorum! 

Ramazan, Tefekkür ve Paylaşma Ayıdır!.

Ramazan ve Kuran ayı,  başı rahmet, ortası mağfiret ve sonu da iman ehli için cehennem azabından kurtuluştur! Tüm inanan ve Müminler olarak, Rahmet, Mağfiret ve Cehennem azabından kurtulanlardan olabilmek dileklerimle! Müminler olarak böyle iman eder ve böylece de amel ederiz!  Ramazan ayı Kuran, tefekkür ve paylaşma ayıdır!   Yani hayatımızın her anında Kuran ile yaşamayı ve Kur'ani bir Tefekkür halinde olmamızı da gerektirir! Aksi halde dünya hayatı insan için sadece bir yarıştan ibarettir; Mal biriktirme, yığma ve sayma yarışı!  Ramazan ve Kuran ayında, Sonsuz Kudret sahibi Yüce Allah; tutmuş olduğumuz oruçları,  kılmış olduğumuz teravihleri, Kur’an tilavetlerini, tüm ibadetleri, sadaka ve fitrelerimizi kabul eylesin. Yüce Allah; Ramazan ayının manevi havasından ziyadesi ile istifade ettiği kullarından olmayı cümlemize nasip eylesin.  Peki, Ramazan nedir? Ramazan, Müslümanlar arasında paylaşmanın, sevginin, huzurun, birlik ve beraberliğin tesisine imkân vermesidir. Dünyada yaşanan kaos, insanların umutlarını tüketmektedir! Şiddet, terör, ülkelerin işgali, insanoğlunun acımasızlığı, sosyal dengenin alt üst olması, maddi değerlerin ön plana çıkması ve hazzın en üstte oturması, insanların geleceğe dair umudunu bitiriyor!  Ramazan sadece bir oruç zamanı değildir! Ramazan sadece aç kalmak da değildir! Ramazan, sadece ibadet mevsimi de değildir. Ramazan, aslında kendimize dönme, kendimizi ve çevremizi fark etme, Yüce Allah'ın lütfü ve inayeti karşısında insanın aciz olduğunun farkında olmaktır! Peki, Ramazan Tefekkür ayıdır dedik! Nedir tefekkür? Tefekkür kulun, Hayret makamında olması demektir!  Kulun bilmediği yahut aklının kavrayamadığı ilâhî sır ve hikmetler karşısında şaşırıp kalması ve manen istiğrak haline bürünmesidir. İbret nazarıyla baktığımızda; insanın yaratılış safhaları, vücudumuzdaki muhteşem sistemler; çevremizdeki bitkiler, hayvanlar, yeryüzü, gökyüzü, atmosfer, bunlarla temin edilen, son derece hassas çevre dengesi! Güneş, Ay, galaksiler, trilyonlarca yıldızın idrak sınırlarımızı zorlayan mesafeleri, hacim ve sirkülasyonu! Bütün bir kâinat, onları yoktan var eden Yüce Allah'ın sonsuz hikmet, ilim, kudret ve azametini haykıran eserler ve deliller, yani fiilî ayetleri an be an tefekkür halinde olabilmektir! Ramazan ayının çok önemli bir özelliği, dostlar ve kurumlar arasında ki iftar ve sahur ikramlarıdır. Aynı gün birden fazla iftar ve sahur davetlerinin olması ve dostların birbirlerine nazlandıklarına da şahit olmaktayız. Yılın 365 günü,  Allah rızası için, paylaşım, yardım, hediyeleşmek  ve ikramlarda bulunan tüm kişi ve kurumlarımızı tebrik ederim!  Mübarek Ramazan ayında,  sadece ALLAH RIZASINI kazanmak yarışına katılan kişi ve kurumlarımızın yapmış oldukları tüm ikram ve yardımları da Allah dergâhı izzetinde kabul eylesin! Ramazan son günleri cehennemden kurtuluş ve Cennet Beratını da alanlardan olabilmek ümidiyle! Bugün Arefe!  Bayramdan önce ki güne verilen mübarek bir isimdir. Bu gün özellikle Bayram günü, eş ve dost ziyaretlerinde yapılacak olan ikramlar için alışverişler yapılır! Bu günün en büyük özelliği, çocuklar ve gençlerimiz için manidar olan ve unutulmaya da yüz tutmakta ki;  gelenek haline gelmiş bulunan, Kabir ziyaretleridir. Ahrete intikal etmiş olan, Anne, baba ve tüm akraba-ü taallukatımız için Dualar edilir! Sonsuz Kudret Sahibi Allah'a, Ramazan ve Kuran ayı hürmetine, günahlarımızın AF ve Mağfiret olanlardan olabilmek için yalvarılır, yakarılır ve nazlanılır! Dünya hayatının geçici olduğu, her yaşayan gibi bizlerin de bu fani hayatı bir gün terk edeceği tefekkürü ile bireysel olarak dersler çıkarılmaya çalışılır. İnsan için Dünya hayatındaki her şey ama her şey sadece bir uyanma, bir akletme,  bir tefekkür ve bir tezekkür vesilesi olduğunu da unutmamak gerekir!. Bu Ramazan ve her Ramazanı,  son Ramazan ve Kuran ayımız olduğunu idrak edebilmeyi!.  Ramazan ayını her bir manası ile de huzur ve huşu içinde idrak ettiği, rahmetinden ve bereketinden ziyadesi ile müstefit olduğu kullarından eylemesini Yüce Allah'tan dilerim. Daha nice Ramazan ve Kuran aylarına da Sağlıklı bir şekilde erişebilmeyi nasip eylemesini! Ramazan Bayramımız Mübarek olsun!. Hayırlı, Bereketli, Sağlıklı ve sevdiklerimizle birlikte Huzurlu ve Mutlu Bayramlar geçirmeyi, Sonsuz Kudret Sahibi Yüce Allah'tan dilerim.

Kıbrıs; Türkiye'nin Ulusal Güvenliğidir!.

Türkiye Cumhuriyetinin kurulması ve çok partili hayata geçilmesi ile birlikte Atatürk'ün 1931 yılında ifade buyurduğu 'Yurtta Sulh ve Cihanda Sulh' ifadeleri siyasiler tarafından yanlış anlaşıldığı ve uygulamaya alındığını  düşünüyorum!. Neden diye bir soru yöneltecek olursak!  Sınır komşularımız ile tüm sorunlarda olduğu gibi özellikle de Kıbrıs konusu gündeme geldiği her dönemde Türk Devleti olarak bizim öyle bir sorunumuz yoktur şeklinde konuya  'kör ve sağır' yaklaşılmıştır! Pek, bu yaklaşım ve bakış açısı bir sorunu çözmek için doğru bir taktik midir? Sorunları örtmek ve yok saymak ile bitiyor mu? Sorunlar yüz yıllardır yerinde durmakta ve daha da büyümek sureti ile kaşımıza dağ gibi çözülemez bir boyutta gelmektedir! Kıbrıs meselesi de Türk Devleti ve Türk Milleti için bu sorunlardan bir tanesidir, şeklinde düşünüyorum!  Kıbrıs'ın  coğrafi, stratejik, enerji kaynakları, enerji nakil hatları ve 65 ülkenin birlikte kalkınma  hamlesi olan 'Bir Yol ve Kuşak projesi' zaviyesinden  konumunu kabaca incelemeye çalışalım!. Doğu Akdeniz’in en büyük, Akdeniz’in ise üçüncü büyük adası Kıbrıs; Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin, Mısır, Yunanistan ve Libya’nın ortasındadır. Kıbrıs, Avrupa haritasında gösterilmesine rağmen coğrafi olarak Orta Doğu’da kabul edilmektedir.  Bunun yanında Asya, Afrika ve Avrupa’nın merkezi bir konumundadır!  Kıbrıs adasının konumu Anadolu ve Ortadoğu arasında bir durak noktası gibidir. Osmanlı Devleti’nin de adayı fetih nedeni bu gerekçeler olmuş, geçen gemilere korsanların verdiği zararlar üzerine Kıbrıs II. Selim döneminde 1571 tarihinde fethedilmiştir. Adanın bu merkezi konumundan ötürü İngiltere başta sömürge yollarının güvenliğini sağlamak amacıyla Kırım Savaşı sonrası Osmanlı İmparatorluğu ile yaptığı bir antlaşma ile 1878’den itibaren geçici olarak Kıbrıs’ın yönetimini devir almıştır. İngiltere bugün, Güney Kıbrıs Rum kesimi bölgesini adeta bir askeri uçak gemisi ve askeri üs olarak görmekte ve kullanmaktadır! Kıbrıs, tarih boyunca Orta Doğuya açılmak isteyen küresel güçler ve emperyalist devletler için, vazgeçilmez stratejik, askeri ve ticari bir üs olarak görülmüştür. Kıbrıs, etrafını saran bölgelere “bölgesel ve stratejik güç” olma yolunda bir açılım sağlamaktadır! Coğrafi konumu göz önüne alınarak, İskenderun Körfezi’ne doğru uzanan 'bir uçak gemisine' benzetilen, her dönemde stratejik önem ve özelliğini korumaktadır. Adayı elinde bulunduran bir güç, her zaman Türkiye’den Mısır’a, Lübnan’dan, İran’a kadar olan tüm bölgeyi kontrol etmektedir! Bugün için Kıbrıs adeta dünya hegemonya güç savaşı ve bilek güreşine sahne olmaktadır, diyebiliriz! Hatta Kıbrıs, dünya hegomanya güçleri için bir Varlık ve Yokluk meselesi, konumuna gelmiştir! Türkiye Lozan antlaşması ile Kıbrıs’ta İngiliz yönetimini kabul ettikten sonra Kıbrıs ile ilgili herhangi bir politika üretememiştir. Bu dönemde Kıbrıs’ı adeta yok saymış,  siyasiler, Türk Devletinin Kıbrıs sorunu diye bir sorunumuzun olmadığını söyleyerek, “Kıbrıs meselesi diye bir mesele yoktur” demiştir. Büyük önder Atatürk; Kıbrıs, stratejik olarak ve Türkiye’nin ulusal güvenliği açısından çok büyük bir önem taşımaktadır. Adadaki Türk varlığının korunması, Türkiye açısından hayati öneme sahiptir;  Kıbrıs kaybedilirse, Türkiye nefes alamaz hale gelecektir, şeklinde konuya yaklaşmaktadır! 15 Temmuz hain darbe ve işgal kalkışmasından sonraki süreçte, Kadim Türk Devlet Aklı,  Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve geçtiğimiz günlerde başlayan Pençe harekâtlarını neden yapmaktadır?  Türk Devleti bu askeri harekâtlarda tamamen Türk yapımı, yerli ve milli,  silah, mermi ve kısa, orta menzilli füzeleri de kullanmaktadır! Bu harekâtlar ile Türk Devleti ve Kadim Türk Devlet Aklı, sınırlarımız boyunca küresel ve emperyalist güçler tarafından kurulmaya çalışılan kukla devletçiklere asla izin vermeyeceğini gövde gösterisi ile resmen ilan etmektedir! Peki, Mayıs ayının ilk haftalarında, Akdeniz ve Doğu Ak denize sınırı dahi olmayan ve en az iki yüz adet savaş gemilerinin bu denizlerde  balina avlamakta olduğu bir dönemde!.  Türk Devletini çevreleyen ve üç denizde başlayan, 131 gemi, 57 uçak ve 33 helikopter katılımı ile başlatılan ve başarılı bir şekilde sonuçlanan 'Deniz Kurdu Tatbikatına' neler demeli? Daha önceki yıllarda siyasilerin bölgeye ve sınır komşularımız ile olan sorunlardaki yaklaşımı olan devlet olarak böyle bir sorunumuz yoktur şeklinde yaklaşan bir Türk Devleti yönetimi artık yoktur! Kadim Türk Devlet Aklı ve Kadim Türk Devlet gelenek, kültür ve hafızası canlı ve dik bir şekilde, Türk Devleti ebed müddet devam ülkü ve vizyonu çerçevesinde, varlık ve birliğimize yönelik,  içeride ve sınırlarımızdaki tüm tehdit, sıkıntı ve sorunlara karşı Beka zaviyesinden çok daha dikkatli ve teyakkuz halinde olmaya devam edecektir, diyorum!

Devlet Herkes ile Görüşür!

ABD'nin Dış İşleri eski Bakanı, halen ABD'nin dış politikası ve ulusal güvenlik politikalarına yön veren kişi olarak tarihe geçen ünlü stratejist Henry Kissenger şöyle der;  ABD, iki sebeple çok güçlüdür!  Ülkesindeki Vatan hainlerini bulur ve öldürür! Diğer ülkelerdeki vatan hainlerini de bulur, ABD'nin ulusal hedef,  çıkar ve planları doğrultusunda kullanır! Neymiş efendim! ABD kendi ülkesindeki vatan hainlerini bulur ve öldürürmüş! Peki,  aynı adamlar, bir başka devlet,  kendi ülkesine ihanet eden hainler için aynısını yapmaya kalktığı zaman ise devreye demokrasi ve insan haklarını sokarlar! Başka ülkelerdeki kendi ülkesine ihanet eden hainlerini de bulur ve kendi çıkarları için kullanırlarmış! Bu ifadeler bizim gibi bir ülke için hiç de yabancı değil! Çünkü bu topraklarda kendi ülkesine ihanet ve hainlik edenler zaviyesinden bolca bulunmaktadır! Her zaman ve her dönemde olduğu gibi!   Ünlü strateji ustası Henry Kisseger'in mezkûr ifadeleri, Cennet mekân Abdülhamit han ve Şerif Hüseyin kıssasını hatırlattı! Sultan II. Abdülhamit Han,  çabuk dolduruşa gelebilen mizacından dolayı Şerif Hüseyin'e itimat etmez ve Şerif ailesinin diğer fertleri olan Haydar ve Cafer paşalarla birlikte İstanbul’da göz önünde, kontrol ve denetim altında tutardı. Daha sonra hangi sebeplerle olduğu bilinmeden, Hüseyin “Mekke Şerifi” yapılır! Hüseyin, savaşın Osmanlı aleyhine döndüğü günlerde saf değiştirir! İngiliz casusu Lawrence’, Şerif Hüseyin'i,  “Halife” ve “Arabistan İmparatoru” ilân edeceği şeklindeki vaatleri, dolduruşu ve gazlarına kapılarak İngilizlere yanaşır! Kendisine para, silah, cephane ve erzak verilip Osmanlı'ya karşı ayaklanması sağlanır! Hüseyin, Osmanlının parçalanmasına, tüm Arap yarım adasının Osmanlı hâkimiyetinden çıkmasına ve yüz yıllardır bölgenin kan gölüne dönmesine de sebebiyet vermiştir!  Şerif Hüseyin ömrünün son demlerinde sürgünde bulunduğu Kıbrıs'ta;  ‘Ahhh, ben ne yaptım, ahhh, ben ne yaptım? Yaptığımın cezasını çekiyorum. Niye Osmanlı'ya ihanet ettik?’ şeklinde nedamette bulunur! Çünkü İngilizler kendisine kuracakları Arap devletlerinin kralı ve Müslümanların halifesi olacağını vaat etmişlerdir!  Ne kadar süslü ve tanıdık, değil mi?! Peki, Devlet nedir? Devlet, belirli bir insan topluluğunun, belirli bir toprak parçası üzerinde egemenlik sağlamasıyla oluşan ve hukukî kişiliğe sahip devamlı bir teşkilât olarak tanımlanır. Devlet herhangi bir örgüt değil, askeri, siyasi ve sosyal örgütlerin toplamının oluşturduğu bir teşkilattır. Devlet, ortaya çıktığı binlerce yıldan bu yana toplumda belirleyici bir otorite olmuştur. Devlet olmak için;  Ülke denilen bir toprak parçasının olması, Toprak parçası üzerinde yaşayan bir insan topluluğunun olması, Toprak parçası üzerinde yaşayan insanların o toprak parçası üzerinde egemenliğinin olması.  Bu üç unsurun bir arada görülmediği toplumlar devlet sayılamaz;  Bölgemizdeki parça parça edilen ülke ve halklar gibi! Devletin  olmadığı durumlarda neler ile karşılaşırız?! Devlet olmaz ise hayat nasıl şekillenir?  Devletin asli görevleri nelerdir, kabaca incelemeye çalışalım!   Devlet olmadığı zaman tam olarak kaos olur! İnsanlar düzenlenmeye, denetlenmeye ve yönetilmeye muhtaç olmuştur! Devlet toplumsal bir varlıktır, Devleti toplumdan ve toplumu devletten ayrı düşünemeyiz; birbirlerini tamamlar! Devlet olmazsa bir arada yaşamak zorlaşır! Devlet ne için vardır?  Devlet bireylerin organizasyonudur ve bireylerin de en önemli gereksinimi ’’güvenlik’’ yani mülkü ve canının korunmasıdır! Devlet kişiler arası güvenliği sağlar. İnsan doğumuyla korunaksız bir şekilde dünyaya gelir.   İnsan yine yaşamda savunmasızlığı ile yer alır. Devletin, günümüzde asayiş, iç ve dış tehditlerden korunma, ekonomik yaptırım ve yükümlülükleri yerine getirme gibi birçok fonksiyonu vardır.  Genel anlamda devlet, vatandaşların refahı, huzuru ve güvenliği için vardır, diyebiliriz!    Son günlerde, Devlet onunla oturur mu? Devlet bununla görüşür mü? Devletin şöyle ağırlığı olmalıdır! Yok, fendim, Devletin böyle ağırlığı olmalıdır!  Devlet dediğiniz kurumun bir duruşu olmalıdır, şeklinde uzayıp giden ifadeler ve tartışmalara şahit olmaktayız! Peki, neden?! Beyler! Siyasetçi veya bir siyaset adamı ideolojik görüşü ve parti programı çerçevesinde karşıt bir ideolojik parti veya görüş ile oturmayabilir ve görüşmeyebilir! Normaldir! Adı üstünde siyaset ve siyasi görüş! Peki, Devlet dediğimiz kurum, böyle midir?  Şerif Hüseyin'i İstanbul'a göz önünde ve kontrol altında tutan öngörü ve  aklı nasıl okumalıyız?! Daha sonra Şerif Hüseyin'i devletin kontrol ve denetiminden çıkaran, küresel güçlerin oyuncağı olmasına  ve Arap yarım adasının da parçalanmasına sebebiyet veren günlük ve kısa vadeli   bakış açısına  neler  demeli?!  Bugün, Akdeniz ve Doğu Akdeniz'de küresel ve emperyalist güçlerin yüzler ile ifade edebileceğimiz savaş gemilerinin balina avladığı bir dönemde! Hem de, yine aynı güçler tarafından tüm sınırlarımız boyunca yüz yıl önce olduğu gibi kukla devletçikler kurmak için terör örgütlerine her türlü silah, lojistik ve eğitim desteklerini verdikleri bir dönemde! İçerideki siyaset ve iş dünyasına ise hiç değinmiyorum! Devlet, Kadim Türk Devlet Aklı ve Kadim Türk Devlet gelenek, kültür ve hafızası çerçevesinde, 2023- 2053 ve 2071 vizyon ve ideali doğrultusunda, Türk Devletinin Devleti ebed müddet devam ülküsü zaviyesinden herkes ile oturur ve görüşür! Görüşmesinde de hiçbir sakınca olamaz ve olmamalıdır! Aksi halde elin oğlu ve ABD'nin derin adamı Kissenger'ler gelir,  böyle adamları bulur, görüşür ve ulusal çıkarları çerçevesinde de sana karşı kullanır! Ne diyorsunuz?!

Daha Fazla Yazarın Diğer Yazıları »