Ulaşım ve su indirimine takılmayın

Birçok siyaset yapma şekli vardır. Yalan söyleyerek de politika yapabilirsin, takiyye yaparak da, eyyamcılık yaparak da ve bunların hangisine tamah edersen et, kesinlikle arkanda kandırabileceğin bir topluluk olacaktır. Ancak tüm bunların yanı sıra dürüstçe, insanları kandırmadan da politika yapabilirsin. Ama tüm bunlardan en önemlisi bence “gerçekçi siyaset” yapabilmektedir.

ETİBANK’TAN BİR GERÇEKÇİLİK ÖRNEĞİ

Bakın bir örnek vereyim: Malumunuz olduğu üzere Seydişehir Etibank Alüminyum Tesisleri özelleştirildi. Bu özelleştirme sırasında birçok muhalefet milletvekili, sendika yöneticisi “özelleştirilmesine izin vermeyeceğiz”, “kesinlikle burayı sattırmayacağız”, “yaptırmayacağız, ettirmeyeceğiz…” diyerek siyaset yaptı. Bir tek o dönemde CHP Konya Milletvekili olan rahmetli Nezir Büyükcengiz oradaki sendika başkanına “Başkan, hükümet burayı satacak, özelleştirecek. Buna yapabilecek bir şey varmış gibi gözükmüyor. Burada sendika başkanı olarak senin en iyi yapacağın şey, fabrika satılırken, şartlara işçilerin haklarını savunacak bir anlaşma maddesi koydurabilmendir.” demişti. Tabii ki o dönemin sendika başkanı vekilin bu sözlerine köpürmüştü. “Biz sattırmayacağız, satılması söz konusu bile olamaz. Böyle bir düşünceyi kabul bile edemeyiz” diyerek, Büyükcengiz’i eleştirmişti. Ve oradaki gelinen son aşamayı herkes biliyor. Orası satıldı. Çalışanlar azaltıldı. Devlet orada çalışıp işten ayrılan işçilere okullarda hademelik gibi işler vererek çalıştırdı. Tabii ki belki de aldıkları maaşın neredeyse yarısına…

İşte gerçekçi politikalar bazen hiç sevilmez ve destek görmezler ama bırakın politikayı, hayatta bile gerçekçi olabilmek daha çabuk yol alabilmeyi sağlar.

TRAMVAY DEĞİŞİM HİKAYESİ

Konya’da tramvaylar 1990’lı yılların başından itibaren işlemeye başlamıştı. O dönemde Alman yapımı hepimizin severek kullandığı, mekanik anlamda çok dayanıklı tramvaylarımız vardı.2010’lu yıllardan itibaren her ne hikmetse herkes “tramvaylar değişsin” diye tutturmuştu. Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek’ti. O zamanlarda Başkan Akyürek nerede, hangi konuyla ilgili toplantı yaparsa yapsın ilk soru “Başkanım tramvaylar ne zaman değişecek” oluyordu.

Bir sohbetimizde Başkan Akyürek’e tramvayların değişmemesini ama revizyon yapılmasının iyi olacağını belirten bir fikir sunmuştum. Tramvaylar kışın ısınıyordu ancak yazın serinletme imkanı olmuyordu. Yani o eski tramvaylara bir klima sistemi ve koltuklarının biraz daha yumuşak hale getirilmesi gibi bir revizyonla birlikte bu tramvayların daha uzun süre Konya’yı idare edebileceğini söylemiştim. Oldukça analitik düşünen bir kişi olan Tahir Akyürek’in aklına yatmıştı aslında bu fikir. Ve hatta hatırlayanlarınız olacaktır. O dönem bazı tramvaylara klimalar takıldı ve revizyon denendi. Ancak politikacı için en kötü şey sokak baskısıdır. Tahir Bey de o sokak baskısına dayanamayarak, tramvayların değiştirilmesine girişti. Yani aslında “Konya halkının temsilcisi olarak, parayı Konya halkının istediği yere aktardı” dersem hiç de yanlış olmaz.

Bu arada her bir yeni tramvayın bedeli eski parayla 4 trilyon TL iken bahsettiğim revizyonun bedeli yine eski parayla 500 milyar TL olacaktı. Yani 8 kat fazla para harcandı.

ULAŞIM VE SU PARASI DÜŞER Mİ?

Tabii vatandaşların her isteği neticesinde yapılanları burada yazmaya yerim yeterli olmadığı için daha uzatmayayım. Haliyle şunu biliyoruz ki, Konya Büyükşehir Belediyesi çok borçlu. Ve de kısa vadede yatırım yapabileceği, popülist politika izleyip de su paralarını düşürebileceği, ulaşım ücretlerini düşürebileceği bir ortamı olmadığı belli. Şimdi muhakkak bana hem vatandaşlar hem de siyasiler kızacaklar ama işin gerçekçiliğine bakmak lazım. Konya bir Başbakan çıkarmıştı, o dönemde en azından bazı yapılanlar, yatırımlar, bakanlık bütçesine devredilme gibi bazı durumlar yaşanabilseydi, Büyükşehir Belediyesi’nin borçları biraz aşağı çekilebilirdi. Ancak hiç birbirimizi kandırmaya gerek yok. Bu parasızlıkta masrafı arttıracak işlere girmek uzun vadede daha sıkıntılı durumlara yol açabilir. Konyalı vatandaşlar olarak bence belediye başkanına yapacağımız en iyi uyarı “popülist politikalardan uzak durması” olacaktır diye düşünüyorum.

YORUM YAZIN

Yazarın Diğer Yazıları

Bayram mı bayram…

Bir Hac Bayramı’nı halk arasında bilinen adıyla Kurban Bayramını daha kutladık. Ben bu bayramla ilgili olarak “Hac Bayramı” ismini kullanmayı daha çok beğeniyorum. Bilindiği üzere hani “bu sene Hac yine Kurban’a denk geldi” esprisi vardır ya; bunun gibi aslında Hac olduğu için Kurban Bayramı vardır. Yani, insanlar arınmak için Hac’a giderler orada arınırlar ve Hac’ın ardından da bu arınmanın bayramını kutlarlar. Ve de şükür ifadesi olarak da kurban keserler. Ve Hac’a gitmemiş olanlar da, gidenlerin memnuniyet ve mutluluklarına ortak olurlar, onlarla birlikte bayramı kutlarlar. Nasıl Ramazan ayında, bir ay oruç tutup ardından Ramazan Bayramı kutluyorsak, burada da Hac farzını yerine getirenlerle birlikte Hac Bayramı’nı kutluyoruz ve şükrediyoruz. Aslında genelde bir şeyi eskisiyle kıyaslamayı hiç sevmiyorum. Çünkü ne olursa olsun, o dönemdeki şartlarla, şimdiki dönem şartları aynı olmuyor. Burada da eski ve yeni bayramları değil ama eskiden yapılan kolaylıklarla yeni dönemdeki zorluklardan bahsetmek istiyorum. Eskiden apartmanımızın önündeki küçük avlumuzda kurbanlarımızı keserdik. Hiç de bir sorun olmazdı. Yani düşün o apartmanda belki 10-15 daire olurdu, bunların bir kısmı belki köylerine gider orada keserlerdi ama geriye kalan 5-10 kişi kurbanını bir kasap veya kesebilecek bir komşu marifetiyle keser evine götürür, ayıracaklarını ayırır, vereceklerini verir ve işi bitirirdi. O avluda bir birliktelik yaşanır, herkes birbirine yardım eder, biz çocuklar da olanları ilgiyle ve dikkatle izlerdik. Öyle şimdilerde birkaç güya “bilmişin” söylediği gibi “çocuklarınıza kurban kesimini izletmeyin, kurbanı çocuklara göstermeden kesin” falan gibi ahkam kesen, “televizyon psikologları” yoktu. Kurbanın getirilmesinden kesilmesine kadar ki sürecin her anını dört gözle izlerdik. Kurbanın boynunun kesilmesini, kanın akışını, hayvancağızın can verişini ders alırcasına izler ve üzülürdük. Hatta o kandan alnımıza bir parmak dokundurulmasını garipsemezdik. Can vermenin ne kadar zor bir şey olduğunu o hayvancağızın can verişinde görürdük. Onu izledik diye “cani” falan olmadığımız gibi, bir canlının hayatının ne kadar büyük önem taşıdığını o zamanlarda gördük. Belki de merhamet duygusunu, acımayı, canlılara zarar vermemeyi o şekilde pekiştirdik. Bunları görmüş bir insandan bırakın bir başka insana zarar verme duygusunun olabileceğini düşünmeyi, bir başka canlıya bile zarar vermekten imtina edeceği gayet açıktır. Ve günümüze geldiğimizde bakıyoruz ki öncelikle kurbanı alacaksınız. Ardından bir kesimhane bulacaksınız ve ardından da bir randevu alıp kurbanınızın kesildikten sonraki alma şansına nail olacaksınız. Yani kesimhane size diyor ki “şu saatte kurbanınız hazır olur, gelip alabilirsiniz”. Ondan sonra siz o saatte sanki kasaptan veya marketten et alıyormuşsunuz gibi kesilmiş etlerinizi alıp geliyorsunuz. Yukarıda anlattığım duyguların hiçbirini yaşamıyorsunuz bile. Neyse ki her taraf tatil de o vesileyle bir bayram olduğu kanaati oluşuyor sizde. Sonra da bilmiş bilmiş: “Eski bayramlar yok oluyor, bayramı herkes tatil fırsatı olarak değerlendiriyor. Herkes deniz kenarına gidiyor.” Gibi abuk sabuk eleştirilerle bayramların yok olduğunu savunacaksın. Şöyle bir düşününce, bir kere kurbanın pahalılığından falan bahsetmiyorum bile. Önce kurbanı bulacaksın. Sonra kesecek kasabı bulacaksın. Sonra kesilecek yeri bulacaksın. Sonra kesildikten sonra o kurbanın taşınması sorununu çözeceksin. Ve bunun için yeterli birikime sahip olman lazım. Öncelikle 1000 TL kurban parası ayıracaksın. Kurbanı kesim yerine götürmek ve kesildikten sonra eve getirebilmek için bir otomobilin olacak. Otomobilin ve paran yoksa kurban kesmek işi bir “eziyet” haline gelecektir. Ondan sonra o “eziyete” katlanmamak adına bir tatil yeri düşünüp, eğer kurban kesilsin istiyorsan da, daha da ucuz olsun diye, yurt dışında kesilmesi adına bir STK’dan çok, kasaplığa dönüşen dernek, vakıf gibi kurumlara hibe ediveriyorsun. Bu arada, asli işi Hac Turizmi organizasyonu ve kasaplık ve toptan et organizasyonuna dönüşen Diyanet İşlerine de verebilirsiniz. (Bu arada yurt dışında 300TL’lik kurbanı burada 600-700TL’ye satıp, götürdükleri kafilenin oradaki yol, yemek gibi masraflarını da bu paranın içinden karşılayanları da ayrıca bir gün yazalım) İşte Kurban Bayramı kısaca bu şekilde geçti gitti. Sanırım seneler geçtikçe, zaten, bu sistem içerisinde Hac Bayramı sadece hacıları ilgilendiren bir ritüel olarak kalacağa benziyor.

Suriyeliler sorunu ve liyakat

Suriyeliler, geçici koruma altında yaşayan sığınmacılar olarak Türkiye’de bir yara haline geldi. Bunu sanırım artık herkes kabul ediyor. Ancak bunu eleştirirken bazı konularda da bu eleştirilerin haksız ve tamamen algı yönetmeye yönelik olduğunu unutmamak lazım. Ve bizler Türk halkı olarak bu saçma sapan algılardan yola çıkarak bazı şeylere karar vermemek durumundayız. Mesela sağlık ve tedavi konusunda Suriyelilere öncelik tanındığını düşünen vatandaşlarımız çoğunlukta. Ancak bu konunun gerçekle yakından uzaktan bir ilgisi yok. Yani Suriyeliler sağlıkta bir önceliğe falan sahip değildir. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasına göre Suriyelilerden katkı payı alınmakta veya bunun düzenlemeleri yapılmaktadır. Yine sokakta konuşulan bir başka tevatür; Suriyelilerin istedikleri üniversiteye, sınavsız olarak girdikleridir. Ki bunun da gerçekle hiç alakası yoktur. Suriyelilerle ilgili sınavın nasıl olacağı ve eğitimin nasıl sağlanacağı bellidir. Sınavsız ve istediği üniversiteye girmesi olayı söz konusu bile değildir. İnsanların kendi aralarında konuştuğu diğer bir dedikodu da; TOKİ’nin yaptığı sosyal konutların Suriyelilere bedava verilmesidir. Türkiye’de böyle bir işleyiş de kesinlikle yoktur. Yani Suriyelilere bedelsiz sosyal konut verilmesi de tamamen tevatürden ibarettir. Suriyeli öğrencilerin tümüne Devlet’in karşılıksız burs verdiği, Suriyelilerin seçimde oy kullandığı gibi algı yönetimi çalışmalarına değinmek bile istemiyorum. Suriyeliler ne oy kullanmaktadırlar, ne de Suriyeli öğrencilere karşılıksız burs verilmektedir. Bu da tamamen algı oluşturmak için yapılan saçma sapan söylemlerden farklı değildir. Vatandaşlar olarak, tabii ki kültürel yönden bizden olmayan, yaşam felsefeleri bize uymayan, sosyal hayatları bizimle alakası olmayan Suriyelilerle kaynaşmamızın imkanı olmadığı ortadadır. Ancak ortada bir de vakıa vardır ki, bu Suriyelilerle birlikte yaşamaktayız. Şimdi bazı güçler bu durumu çok güzel bir algıyla yönetmeye çalışmaktadır. Maksat daha evvel yaptıkları ülkeyi bölme çalışmalarını bu sefer vatandaşın yumuşak karnı durumundaki Suriyeliler üzerinden denemektedir. Bakın buradaki amacım Suriyelileri savunmak veya durumu haklı gösterme çabası değildir. Tabii ki Suriyelilere ülkemizin kapıları düşüncesizce açılmıştır ve bu düşüncesizlik içerisinde birçok hesaplanamayan sorunlar ortaya çıkmıştır. Ancak artık buna yapılacak bir şey yoktur ve Devlet bu konudaki sorunların çözümüne ilişkin kararlarını uygulamaya koymuştur. Vatandaşlar, bu doğrultuda, hazırlanan oyuna alet olmamak adına, Suriyelilerle düşmanlık ilişkisi yerine yol gösterici bir yapıyı seçmelidir. Aksi halde daha evvel birçok denemeye rağmen bölünemeyen toplumsal yapımızla ilgili çalışmaların birileri tarafından devam ettirildiği unutulmamalıdır. Gelelim bugünün ikinci konusuna; liyakat… Bilindiği üzere toplumda en çok konuşulan konulardan birisinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, damadı Berat Albayrak’ı ekonominin başına getirerek bakan yapması idi. Neler söylenirse söylensin, Bakan Albayrak bu konuda çok yetkin olabilir, bilgi-birikim bakımından çok donanımlı olabilir ama siyasi ahlak gereği bu tür atamalarda akrabalık ilişkileri dışında tercihler toplumsal barışa daha fazla katkıda bulunacaktır. Ama bu durumu Anamuhalefet Partisi olarak eleştirirken ve AK Parti’ye yüklenirken, tutup da kendi partiniz içerisinde aynı durumu yaratıyorsanız bu da toplumsal barışın dibine dinamit döşemekten başka bir şey değildir. CHP’nin İzmir Torbalı Belediye Başkanı İsmail Uygur, Torbalı Personel Özel Güvenlik Gıda İnşaat Temizlik (TORBEL) Şirketi’nin Genel Müdür Yardımcılığına oğlunu atıyor. Tabii ki daha sonra çok fazla tepki olunca da oğlunu işten çıkarıyor. Ve de açıklaması da şöyle: “Güvenebileceğim kimse yoktu. Oğlum işletme fakültesi son sınıf öğrencisi. Benim sağlıklı veriye, bilgilere ve raporlara ihtiyacım var. Bunu da şimdilik oğlum yapıyor.” Yani “özrü kabahatinden büyük” diye buna denir. İşte kim yaparsa yapsın, hangi siyasi partili olursa olsun, neye mensup olursa olsun, liyakatsizlik ülkede bir sorundur ve çözümlenmesi gereken bir sorundur. Bunu çözerken de “bizdense doğrudur, bizden değilse yanlıştır” mantığını kenara bırakmak lazımdır.

Ne olduğunu boş ver, ne olacaksın?

Her zaman particiliğin ve siyasetin farklı şeyler olduğunu savunurum. Parti üyesi olanlar genelde bu tespiti pek beğenmezler ama işin aslı da budur. Yani siyaset içerisinde ideolojiyi barındırır ancak bazen partiler ideolojilerine uymamasına rağmen ideolojilerinden farklı şeyler savunurlar. Dolayısıyla particiliği normal siyasetten farklı algılamak gerekir. Burada particilikten biraz bahsedeyim. Bir kere eski sistem particilikle yeni sistem particilik arasında çok büyük fark var. Eski sistemde gençlik kollarında başladığın parti hayatına ilerleyen süreçte ilçe ve il başkanı olarak devam ederdin. Genelde parti dışından birisi gelip de ilçe başkanı veya il başkanı olmazdı. Yeni sistemde bu iş tamamen değişti. Her isteyen, partinin şartlarını taşıyan her kişi, partide her göreve gelebilir artık. Bu, iyi mi kötü mü bilmem, ancak şimdilerde işleyiş bu şekilde. Mesela hiç partiyle alakası olmayan bir iş adamına, parti genel merkezinden “il başkanı olarak listeni yap” teklifi gelebilir. Şimdilerde bu durum hiç anormal karşılanmamaktadır.  Siyasetten bezmiş ve siyasetle alakadar olmayan vatandaşlar için zaten kim ilçe başkanı olmuş, kim il başkanı olmuş, hiç umurunda değildir. Bu durum umurunda olan kişiler ya partilidir ya partiden bitecek bir işi vardır ya da bir şekilde nemalanma düşüncesi vardır. Bunun dışındakiler pek partinin yöneticileriyle alakadar değildir. Zaten burada önemli olan kimin başkan olduğundan ziyade, başkan olarak ne yaptığıdır. Eğer masasında oturup genel merkezin emirlerini yerine getiriyorsa, bu başkan iyi bir başkandır. Tabii böyle bir başkan için yapmadıklarını yapmış gibi anlatabilecek bir de basın lazımdır. Bunun için de özel bir harcama kalemi oluşturulmalıdır. Bu durumdaki başkanlar yukarıda yazdığım hem genel merkez hem de basın ayağını iyi oluşturmalıdır. Bunlardan biri olmazsa bu başkan uzun süreli olmaz. Bir de başka çeşit başkanlar vardır. Bunlar bir şekilde, hasbelkader il-ilçe başkanı olmuşlardır. Bunlar hiçbir şey yapmamayı adet haline getirmişlerdir. Bunlar vatandaşla ilgili değillerdir. Bunlar partiliyle ilgili değillerdir. Bunların basınla bir alakaları yoktur. Bunlar sadece genel başkanın gözüne gözükmek için siyaset yaparlar. Bu arada bunların en önemli özelliklerinin başında “havaları” gelir. Bunlar il-ilçe başkanıyız diye öyle havalıdırlar ki, sanki dünyaları onlar yaratmışlardır. Basının içerisinde bulunduğum 30 yıla yakın bir zamanda o kadar çok il başkanı, ilçe başkanı, görmüşüm ki, çoğunun adını dahi hatırlamıyorum. 1992 yılında ilçe başkanı olan birisi ilçe başkanlığını bırakalı 20 yıldan fazla olmuş ama biz hala Konya içerisinde işimizi yapmaya devam ediyoruz. Allah ömür verirse biz işimizi devam ettirirken, daha bakalım kaç tane il ve ilçe başkanı ile tanışmış olacağız. Bence bilhassa particilik yapanlar bunu hiç unutmasın. Devlet kurumlarında müdürlük yapan insanlar vardır. Sevilen müdür olurlarsa emekli olduklarında da o kurumda saygıyla sevgiyle karşılanır ve ağırlanırlar. Sevilemeyen müdürleri de emekliliklerinin sonunda kimse hatırlamaz ve tanımaz bile. İşte aynen bu şekilde başkanlık döneminde izzet-ikram görenler, başkanlıktan sonra ortada ilgisizliğe mazur kalmamak için dönemlerini iyi değerlendirmeliler. Mesela çok bariz bir örnek vereyim, ANAP’ın ANAP olduğu dönemde il başkanlığını yapan Nazmi Sırıt ağabeyimiz vardı. Aradan onlarca yıl geçti ve Konya siyasetinde halen sevilen ve güvenilir isimlerden bir tanesi olarak karşımızdadır. Mesela MHP’de hem ilçe hem il başkanlığı yapmış bir isim Yusuf İnanç ağabeyimiz vardır. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen halen Konya siyasetinde mihenk taşlarından biridir. CHP’de yıllarca il başkanlığı yapmış, milletvekilliği yapmış, rahmetli Nezir Büyükcengiz vardır. Ölümünün üzerinden 12yıl gibi bir süre geçmesine rağmen Konya siyasetinde hayırla yad edilen isimlerden birisidir. Tabii ki bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Benim hemen ilk etapta aklıma geliverenlerdir bunlar. Muhakkak ki birçok emeği geçen il ve ilçe başkanlıkları yapmış isimler vardır. Mevcut il ve ilçe başkanlarının bu konuya dikkatini çekmek üzere bu yazıyı yazma gereği duydum. Her hâlükârda il ve ilçe başkanı olunabilir ama sonrasında nasıl anılacağınız çok daha önemlidir. Bugün il ve ilçe başkanlıkları koltuğunda oturanlardan acaba 20 yıl sonra kimler hatırlanacak? Önemli olan budur. Önemli olan “hoş bir seda bırakmak” ise bu sedayı Konya için ve Konyalı için bırakmak hatırlanma süresinin uzamasına etki edecektir.

Osmanlı’nın kuruluş topraklarındaydık

Birçoğunuzun malumu olduğu üzere Selçuklu Belediyesi yıllardır, Osmanlı Beyliği’nin kurulduğu Bilecik-Söğüt bölgesine, Konyalı hemşerilerini götürüyor. O bölgedeki manevi ve tarihi ruhu hissetmelerine yardımcı oluyor. Öncelikle tarihi ve manevi misyona aracılık etmesi dolayısıyla, başta Selçuklu Belediye Başkanı Ahmet Pekyatırmacı olmak üzere tüm emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Bu “tüm emeği geçenlere” lafı genelde söylenir ama bu konuda gerçekten o kadar çok emeği geçen var ki, kafile başkanından, rehberine; TCDD’den, otobüsle taşımayı sağlayan turizm şirketine, lokantasından, müze müdürüne kadar… Ve en önemlisi de tüm bunların organizesini yapan Selçuklu Belediyesi Basın, Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürü Zafer Şahin ve tüm Selçuklu Belediyesi birimlerini ayrı ayrı tebrik etmek gerekiyor. Geçtiğimiz pazartesi Selçuklu Belediyesi konu hakkında daha geniş bilgi verebilmek adına basın mensuplarına böyle bir tur organize etti. Gazetemizi temsilen biz de katıldık bu tura. Şunu çok açık belirtmeliyim ki her şey oldukça profesyonel. Sabah 06.00 civarında başlayan Bilecik’e hızlı tren yolculuğumuz, 2 buçuk saat gibi bir sürede Bilecik’in yeni gar binasında trenden inmemizle devam etti. Oradan otobüsle Şeyh Edebali’nin türbesinin ve Orhan Camii’nin bulunduğu yere gittik. Burada takdir etmemiz gereken bir durumu anlatmalıyım. Türbe ve camiinin olduğu yerin merkezine bir otopark ve dinlenme alanı düşünülmüş. Ayrıca yine aynı alanda tüm Osmanlı padişahlarının hayatlarının anlatıldığı kısa bir sergi alanı oluşturulmuş. Yani aracını park eden ziyaretçi önce bu sergi alanını bir gezip hatta oluşturulan küçük salonda bir de kısa bir üç boyutlu film izleyip ardından cami ve türbeyi gezebilir. Bu ziyaretlerini bitiren ziyaretçi tekrar alana döndüğünde oradaki dinlenme yerlerinde oturup, çayını-kahvesini yudumlar veya karnını doyurabilir. Gayet güzel düşünülmüş bir turizm alanı burası. Ardından Söğüt’te bulunan Ertuğrul Gazi türbesi de ziyaret açısından önemli bir tarihi yer. Tabii ki gerek Bilecik’te, gerekse Söğüt’teki ziyaret yerleri bu kadarla sınırlı değil. Müzeler, camiler, tarihi binalar, yüzlerce yıllık ağaçlar, burada her birini görme şansına sahip olduk. Ayrıca öğlen ve akşam yemeklerinin yenildiği restorana kadar her şey öyle dakik ve planlı, programlı ayarlanmış ki hiç sekme yaşanmadı. Ve Konya’da yaşayan hemşerilerimizden, bu programa katılma şansını yakalayanlar, her gün bizim bu uyguladığımız programın aynısını uyguluyorlarmış. Bu da ayrıca takdire şayan bir durumdur. Biraz da Bilecik’ten bahsetmek gerekirse, Bilecik Konya’da yaşayan bizler için oldukça küçük bir şehir. Hatta biraz daha sınırlayacak olursak, Selçuklu ilçesinin bile en az beşte biri. Dolayısıyla gözlemlediğimiz birçok şey, Konya’da fazlasıyla yer almaktadır. O nedenle de Bilecik’i görünce Konya’da ne kadar güzel bir şehirde yaşadığımızı bir kez daha düşünüyorsunuz. Ama Bilecik’in tamamen yemyeşil bir dağ-tepe ve manzara içerisine oturduğunu da es geçmeyeyim. Ve Bileciklilerin hakkını vermek lazım, müthiş bir turizm materyalleri yaratmışlar kendilerine. Müzelerine baktığınızda çok güzel biçimlendirmeler bulunurken, tarihi duygulardan oldukça yoğun yararlanmışlar. Bunun da turizme hizmetini çok güzel sağlamışlar. Osmanlı’nın kuruluşuyla ilgili oluşturulan bu turizmin bir benzerinin, Selçuklu Devleti için Konya’da Açıkhava müzesi şeklinde yaratılabileceğini de söylemeden geçersem Konya’ya haksızlık etmiş olurum. Gezimizde Selçuklu Belediye Başkanımız Ahmet Pekyatırmacı’nın dışında Selçuklu Kaymakamı’mız Ömer Hilmi Yamlı da teşrif ettiler. Tabii ki onların eşliğinde bu yerleri gezip yorumlayabilmenin ayrıcalığını da yaşamış olduk. Gerek Kaymakamımıza, gerek Belediye Başkanımıza, gerekse Selçuklu Belediyesi Basın bürosuna başta Zafer Şahin olmak üzere tüm personele bu güzel ve öğretici ziyaretler için tekrar teşekkür ederim.

Trafik eğitimi ve eski Başbakan

Bugün öncelikle hafta sonu meydana gelen ve 7 ölümlü trafik kazasında ölenlere Allah’tan rahmet, kalanlarına ve sevenlerine de başsağlığı, sabır ve şifa diliyorum. Trafik tüm şehirlerimizdeki en büyük sorun olarak ortada durmaktadır. O nedenle ne yapıp yapıp bu sorunun üzerine Devlet olarak eğilmek gerekmektedir. Hafta sonu olan kaza konusunda çok fazla konuşmak istemiyorum. Çünkü önemli olan bu olay üzerinden değil, genel manada bu soruna bir çözüm bulmak şarttır. Daha evvel de birkaç kez yazmıştım: Türkiye’de ehliyet sahibi şoförlerin büyük bir çoğunluğunun TRAFİK KURALLARINI VE LEVHALARINI bilmediklerini düşünüyorum. Eğitim sistemimizde olduğu gibi ehliyet kurslarımızda da pratiğe uygun bilgiler verildiğini sanmıyorum. Bence Devlet sadece en sık kullanılan trafik levhalarının ne anlama geldiği konusunda Türkiye genelinde bir sınav yapsa, birçok şoförün bu sınavdan başarılı çıkacağını düşünmüyorum. “Her işin başı eğitim” gibi “beylik” laflar söylemeyi düşünmüyorum ama eğitim sistemimizin baştan aşağıya değerlendirilmesi gerekliliği kesinlikle var. HEMŞERİMİZ DAVUTOĞLU POLİTİKADAN UZAKLAŞIYOR Konyalı hemşerimiz Ahmet Davutoğlu bu aralarda çok daha fazla kamuoyunda gözükmeye başladı. Ancak kendisinin başbakanlığı döneminde de aynı şeyi söylüyordum şimdi yine aynı şeyi söylüyorum: Sayın hemşerimiz yakınındaki siyasi danışmanlarını bence doğru seçemiyor. Eğer yakınında bir siyasi danışmanları falan yoksa durum o zaman daha da vahim demektir. Başbakanlığı döneminde, Cumhurbaşkanının kendisine “başbakan ol ama başbakan gibi davranma” dediğini söylemiş olsaydı inanıyorum ki bu toplumun bir kısmı Ahmet Davutoğlu’nun ardından giderdi. Başbakanlığı bıraktığı zaman eğer bunu söylemiş olsaydı yine birçok insan Davutoğlu’nu mağdur görecek ve arkasından gidecekti. Ama iş işten geçtikten sonra, aradan çok sular aktıktan sonra, bu tür bir açıklama maalesef halkta da bir coşku, üzüntü, merak, vb. bir duygu oluşturmuyor. Ve bu tür açıklamalar çoğaldıkça da maalesef Ahmet Davutoğlu kamuoyundaki güvenirliliğinden kaybediyor. Ahmet Davutoğlu’nun yapması gereken bence AK Parti’nin eksikliklerini değil; kendisinin artılarını anlatmalıdır. Şahsen bendeniz kendisinin dış işleri bakanlığından itibaren iyi bir bakanlık, iyi bir başbakanlık ve akabinde de iyi bir “Konyalılık” yaptığını düşünmem. Ancak bir Konyalı olarak da uyarımı yapayım. Öncelikle Sayın Davutoğlu AK Parti ile cebelleşmekten derhal vaz geçmelidir. Neden vaz geçtiğini de teorik olarak anlatmalıdır. Toplumun ihtiyacı olan en önemli şeyin dürüstlük, adalet, özgürlük ve müsriflik olduğunu bilhassa son İstanbul seçimi bize anlattı. Hangi partili olursa olsun, eğer adaletli, dürüst ve müsriflikten uzak bir yönetim gösterebileceğinizi anlatabilir ve ikna edebilirseniz vatandaş arkanızdan geliyor. Dolayısıyla Sayın Davutoğlu’nun kamuoyunda anlatacağı siyaset bu olmalıdır. Tabii ki bu siyaseti anlatabilmesi için yanına sadece muhafazakar sağ siyasetçileri değil, merkez sağdan ve soldan politikacılarla buluşabilmelidir. Danışmanlar kadrosunda muhakkak toplumun diğer tarafından yani soldan bakacak kişileri de fikirsel bazda bulundurmalıdır. Aksi halde “küresel sermayenin” de desteğini almadan yapabileceği hiçbir şey yoktur. Bu iş havanda su döğmeye dönüşür.

Konya’da güzel şeyler oluyor

Malum geçtiğimiz gün de bahsettiğim üzere biriken konulara kısa kısa da olsa değinmeden geçmek istemiyorum. AKINROBOTICS 10. YAŞINI KUTLADI Geçtiğimiz hafta Türkiye’nin ve Konya’nın hatta Dünya’nın ilk ve tek robot fabrikası olan Akınrobotics’in 10. Yılını kutladık. Her fırsatta yazarım, Akınsoft Konya için bulunmaz nimetlerden biridir. Aynı zamanda kurucusu Özgür Akın da hem farklı kişiliğiyle, hem girişimciliğiyle ve hem de cesaretiyle örnek isimlerden birisidir. Ve daha önceki birkaç yazımda da belirttiğim üzere bu iki değere de, yani Akınsoft’a da, Özgür Akın’a da kesinlikle Konyalılar olarak sahip çıkmalıyız. Geçen hafta yapılan 10. Yıl etkinliğinde, bu sefer gördüğüm güzellikten de bahsetmeliyim. Daha önce bu fabrikanın açılışına bile ilgi gösterilmemişti. Ama bu sefer Valimiz Cüneyt Orhan Toprak, Büyükşehir Belediye Başkanımız Uğur İbrahim Altay, Konya Ticaret Odası Başkanımız Selçuk Öztürk, Sanayi Odası Başkanımız Memiş Kütükçü, üniversite rektörlerimiz 10.yıl kutlamalarından yerlerini aldılar. Bence doğru ve haklı bir değerlendirme yapılmıştı. Ben, eğer Konya Özgür Akın’a gereken desteği ve özeni gösterirse bu kurum çok büyük başarılara, hem Konya adına hem Türkiye adına imza atacaktır diye düşünüyorum. KTO KARATAY ÜNİVERSİTESİ’NDEN BİR İLK DAHA KTO Karatay Üniversitesi Pilotaj bölümü açılması ile ilgili başvurularda bulunmuştu ve geçtiğimiz hafta Mütevelli Heyet Başkanı Selçuk Öztürk bu başvurunun kabul edildiğini açıkladı. Yani 2019-2020 akademik yılında Karatay Üniversitesi bu eğitime 48 öğrenciyle başlayacak. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü ile birlikte hareket edilen bu bölümde, teorik ve pratik olarak ileri düzeyde eğitim verilecek. Bir pilot akademisi de bulunacak. Türk Hava Kurumu’ndan sonra planör eğitimi veren tek kurum olacak. Bu kadar da değil Konya’da Eğribayat mevkiinde 305 bin metrekarelik bir alanda kendi hava parkına sahip Türkiye’deki tek üniversite olacak. Ve önümüzdeki 4 senede 14 uçaklık filosuyla Konya’ya ve ülkeye hizmet edecek olan Pilotaj Bölümü inanıyorum ki Konya’nın gururu olacak. Bunların her birini yazarken inanın içim coşkuyla doluyor. Çünkü Konya için o kadar önemli şeyler ki bunlar. Ama “ne olur siyasete falan kurban gitmesin” diye de dua etmeden geçemiyorum. KONESOB’TAN HALK EĞİTİMİ Geçen haftanın güzel olaylarından birisi de KONESOB(Konya Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği)’un eğitimle ilgili yaptığı çalışmaları görmemiz oldu. Aslında esnaf odalarından Bakırcılar Odası’nın değerli başkanı İbrahim Işık’ın bir programına katılmıştık ve o programda bulunan KONESOB Başkanı Muharrem Karabacak’ın peşine takıldık. O da bizi, Pastacılar Odası Başkanı Kadir Kağnıcıoğlu ile doğruca Selçuklu Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğü’ne götürdü. Orada KONESOB’un açtığı pastacılık kursunu gördük. ILO’dan destek alınarak açılan kursa gerçekten yoğun bir ilgi vardı. Bunun dışında yine ILO desteğiyle, KONESOB’un esnaf yetiştirmede köklü bir çözüm olabilecek kurslarını da gördük. Ve bu kurslarda sadece Türk olanlar değil, mültecilere de oldukça büyük yardımları dokunuyor. Tabii ki Muharrem Başkan bu çalışmaların geleceğini düşünerek çok daha büyük coşkuyla bilgi veriyor. Yani anlayacağınız, Başkan Karabacak, genç ve dinamikliğini bu gibi projelere lanse ediyor ve KONESOB’un başarılı işlere imza atmasını sağlıyor. CİNSİYET AYRIMCILIĞI HİKAYESİ GÜNÜN MODASI Son günlerde bu cinsiyet ayrımcılığı laflarını çok duymaya başladık. Ancak her konuda olduğu gibi bu konuda da neyi, nasıl savunacağımızı ve tartışacağımızı bilemediğimizden konu geldi dayandı insanların cinsel tercihine… Cinsiyet ayrımcılığı, seksle, pornografiyle alakalı bir şey değildir. Cinsiyet ayrımcılığı en basit ve anlaşılabilir haliyle bu dünya üzerinde yaşayan her cinsin, yani insan, hayvan, bitki gibi, yaşama hakkının saygınlığıdır. Yani ne olursa olsun bir insan da, sokakta yaşayan bir hayvanın da, bahçede büyüyüp giden bir gülün de yaşam hakkı kutsaldır. Ve bu yaşama hakkı hiçbir cins için ayrımcılık gerektirmez. “Senin kadar onun da bu dünyadan hakkı vardır”. Dolayısıyla burada, “bu nasıl olsa hayvan”, “bu nasıl olsa fakir”, “bu nasıl olsa kadın”, “bu nasıl olsa yaşlı veya çocuk” veya da başka sebepler üreterek eziyet etme hakkı kesinlikle yoktur. İşte cinsiyet ayrımcılığına karşıtlık bu demektir. Ama her konuda olduğu gibi yine bazı bilgiden arınmış kişilerin işi seksüel bir tavra dökmeleri sadece kafalarının nasıl çalıştıklarıyla alakalıdır. İnsanı yeryüzünün halifesi gösteren Allah’ın, kulları için; tüm insanlara, hayvanlara, nebatata saygıyı öğreten Peygamberin ümmeti için, cinsiyet ayrımcılığı gibi bir konu gündem oluşturmaz.

Daha Fazla Yazarın Diğer Yazıları »